Nusret Karaca
Önce elindeki çekici masaya bıraktı. Sonra su dolu tenekenin içinde iki üç gündür bekleyen kalın köseleyi çıkardı; kurulayıp göğsüne yasladı. Falçatayla, numarası belirlenmiş bir ayakkabı tabanına denk gelecek ölçüde kusursuz bir şekil vererek büyük bir ustalıkla iki çifti ana parçadan ayırdı.
Duvara asılı havlusunu alıp alnının terini sildi, ayağa kalktı. Üzerine dökülen deri ve kösele kırıntılarını silkeledi. Tinerle ellerindeki ve avuçlarındaki çiriş ile yapıştırıcı artıklarını temizledi. Lavaboda ellerini sabunlu suyla tertemiz yıkadıktan sonra bana dönerek:
— Haydi sen de kalk… Gidiyoruz, dedi.
Günün öğle saatlerini iple çeken bir tatil çırağı olarak, yiyeceğim yemeğin keyfini hayal ediyordum çocuksu heyecanımla…
— Yemeğe gideceğiz ama önce şu ayakkabıları kutulara yerleştirelim.
Bir haftada tamamlanmış, farklı numaralardaki bir düzine ayakkabıyı kutulara özenle yerleştirdik. Ardından Gedikpaşa’nın eski bir hanında bulunan imalathanemizden çıkıp Çemberlitaş’taki mağazaya doğru yola koyulduk.
Ayakkabıları teslim ettikten sonra mağaza sahibi babama bir miktar para uzattı:
— Gerisi sonra Necdet Usta, dedi. Sen bilirsin, bizde paran kalmaz.
Babam gülümsedi, elini adamın omzuna attı:
— Tamamdır, dedi. Hallederiz.
Sonra bana döndü:
— Şimdi Şafak İşkembecisine gidiyoruz. Tuzlama, kokoreç… Ne istersen!
Babamın elini sıkıca tuttum, gülümsedim. O da eğilip yanaklarımdan öptü.
— Kutular babacığım, dedim. Kutuları bıraktık…
— Yarın alırız… Ya da haftaya yine geleceğiz nasıl olsa. Onların içi dolunca biz doyuyoruz, yaşıyoruz, sen okula gidiyorsun… O kutuları nasıl dolduruyoruz görüyorsun işte.
Sağ koluyla alnındaki teri bir kez daha sildi. İşkembeciden içeri girdik.
Geçmişe bir yolculuk yaptım bu pazar sabahı. Şimdi babam yok… Kızım için yaptığı bir çift ayakkabıyı, bir anı olarak onun o kutularından birinde hâlâ saklıyorum.
Ah, keşke alnının terini sildiği o havluyu da bulup o kutunun içine koyabilseydim…
Koklar, koklar, öperdim…






İlk yorum yapan siz olun