Ümit Gezgin
Sahildeydim.. yürüyordum ileriye doğru ve deniz içinde martılar yüzüyordu ve bulutlar da hareket halindeydi.. onlar da ileriye doğru gidiyordu.. uzaklarda Hayırsız ada vardı.. diğer adı da Köpek adasıydı.. 1911 yılında İstanbul’un sokak köpekleri toplanarak oraya sürülmüştü.. onun için oraya Köpek adası diyorlardı…

Bakıyordum, uzaklardaki adalara bakıyordum ve martılar gibi denizin yüzeyinde hafif hafif yüzen küçük yelkenliler de vardı.. uzaklarda da küçük beyaz yelkenli tekneler, küçük kayıklar vardı ve bunlar gezi yelkenli teknelerinden ziyade eğitim yelkenlileriydi.. yine denizin içinde kayalardan oluşmuş mendirek gibi, çizgisel bir alan vardı ve onun üzerinde de martılar, karabataklar dinleniyordu.. hatta bir karga da kondu o kayalıklara…

Soyut bulutlar yükseldikçe yükseliyordu.. hatta soyut figür resimleri gibi görünüyordu.. katman katman yükseliyordu gökyüzüne.. deniz ise durgundu.. hafiften yakamozlar görünüyordu bulatların ardına saklanmış güneşten sızan.. kayalar da toplanmıştı sahile..ilerde kumlar belirgin bir sahil şeridi meydana getiriyordu.. yine hemen kıyıda başlayan köknar, küçük çam ve ıhlamur ağaçlar başlıyordu.. insanlar bu güzel günde tatlı adımlarla yürüyorlardı Bostancı’ya doğru.. adaları da görüyordum denizdeki kayıkların ötesinde…


Bir martı uçuyordu Çiftehavuzlar’a doğru.. sakindi ve aynı zamanda deniz kenarına, sığ sulara bakıyordu martı, acaba balık var mı diye.. yine ilerde de yüzen ve uçan martılar vardı.. bulutlar da sağa sola doğru uçuyordu yine martılarla birlikte.. aralarda gökyüzü mavilikleri görünüyordu.. yine yeşillikleri görüyordum…

Eylül ayında deniz mevsimi kapanıyordu.. uzakta adalar sessiz ve sakindi.. yeşil alanda da türlü ağaçlar vardı.. insanlar gittikçe Eylül ayında azalıyordu.. çünkü deniz mevsimi ortadan kalkmıştı.. bisiklet yolunda ilerleyen bisikletliler vardı.. kadınlar da vardı sonra koşanlar spor amaçlı…

Güneş parlıyor, iyice aydınlanıyordu gökyüzü ve yeryüzü.. denizin içinde yelkenlerini indirmiş bir tekne salınıyordu.. sahilde yosunlar, küçük taşlar birikmiş ve ağaçların bazıları sahile doğru uzanmış..ilerde yine Sarıca Paşa Köşkü’nü görüyordum…

Sahilde martılar da geziyor ve bir baba çocuklarıyla dolaşıyor.. baba denizi, martıları, gökyüzündeki bulutları ve ilerdeki adaları gösteriyordu.. bu mevsimde de denize girilemeyeceğini anlatıyordu çocukların babaları.. iskelede bağlı tekneler ve yine iskelede yürüyen, balık tutan adamlar da vardı.. ilerde adaları görüyordum ve oraya doğru gidiyordum zaten…

Sahildeydim.. kayalarla örülü ara durakta, yani mendireğin hemen ilerisinde minik bir deniz evi vardı.. denizler herkese ait olduğu için, ev sahibi olamamış biri inşa edip denize indirmişti.. sahile bağlı değildi.. denizde yüzüyordu.. bulutlar da parçalanmış denizin yüzeyinde yüzüyorlardı adeta…


Adalara bakıyordum.. eski Suadiye iskelesi de dağılmış, çözülmüş, kopmuştu bağlantıları.. sadece beton direkler kalmıştı.. rahmetli Prof. Dr. Şadan Bezeyiş hoca, ellili yıllarda buraların fotoğraf ve videolarını çektiğini, söylüyordu.. Suadiye Plajı’ndan nereye gelinmiş, ne plaj kalmıştı ortada, ne de iskele.. bu yarım yamalak iskeleye bağlı dip dibe de tekneler vardı…






İlk yorum yapan siz olun