Ümit Gezgin
Beşiktaş iskelesinden, yani yeni iskeleden ağır ağır vapur kalkıyordu.. benim Kadıköy’den geldiğim vapurdu bu.. kaba bir ses tonuyla son sefer diye anons edilmişti kaptan köşkünden.. ama sonra yolcu alıp ağır ağır yine Kadıköy’e doğru dümeni kırmıştı…



Ben vapur içinde resimler çizerek ve çay içerek dışarıya seyrederken, Almanya’dan gelen Alman turistler de geçip görgüsüzce karşıma oturmuşlardı.. yahu, demiştim içimden.. ben resim çiziyorum manzaraya bakarak, onlar da gelip üç bayan olarak karşıma oturup, manzarayı kapatıyorlar.. toparlanıp kalktım tabi…


Beşiktaş’taydım ve iskele yanındaki parkta sahne almış gençler müziklerini icra ediyor, yine gençler çevrelerine toplanmış onları alkışlıyorlardı.. karşıki yeşillikli, betonlu tepeleri görüyordum ki iri kıyım bulutlar üst üste tepelere toplanmış görünüyordu.. aynı zamanda büyük tankerler de birbiri ardına geçit resmi yapar gibi ilerliyorlardı Boğaz’dan…


Uzaklara bakıyordum.. nehir gibi akıyordu Boğaz.. enginlere açılan tekneler vardı, vapurlar, motorlar bir gidip bir geliyordu iskeleler arasında.. bulutlar vapurun üzerinde.. uçlara doğru güneş ışınları açmış bulutların rengi.. resim paletinde de bu renkler var.. klasik ressamların resimlerini hatırlıyorum.. fotoğraf gibi boyamaya çalışıyorlardı bulutları.. taklitti amaçları ama bulutları taklit etmek de pek mümkün değildi.. sürekli değişiyordu bulutlar.. vapur hala orda, sessizce bekliyordu.. yolcuları aldığı halde bekliyordu.. yine ilerde büyük bir tanker giriyordu Boğaza.. balık tutanlar uzak semtlerinden gelmişlerdi şehrin.. burada akşama kadar oltalarını atıyorlardı Boğaz sularına ve çıkardıkları balıkların fazlalarını satıyorlardı hemen orda.. turistlerin şaşkın ve meraklı bakışları vardı etrafa, insanlara, bulutlara…


Ordaydım, Beşiktaş sahile inmiştim.. Beltaş Kafe’de oturacak aldığım kitapları okuyacak, çizdiğim resimleri boyayacaktım meraklı, anlamaz bakışların arasında.. sanatla bir alakası yoktu dışardaki insanların.. onlar varsa yoksa dedikoduyla uğraşıyorlar ve durmadan da tıkınıyorlardı… Oturan, denize, bulutlara, kuşlara, birbirlerine bakan bu insanların niçin yaşadıklarını, yaşamı sorgulayıp sorgulamadıklarını anlamaya çalışıyordum…


Öyle boş boş bakanlar da var çevrede.. bulutlar alçalmaya devam ediyor.. yağmur mu gelecek yoksa.. martıları da görüyorum adalara doğru kanat çırpıyorlar.. robot gibi bu insanlar diyorum içimden.. öyle duruyorlar, bakıyorlar.. tekrar duruyorlar.. bön bön, boş boş bakışlar atıyorlar çevreye.. sonra telefonlarına bakıyorlar.. tekrar bakıyorlar ve bir ileri ve bir geri gidiyorlar.. dönüp tekrar tekrar bakıyorlar…


Merdivenlerden çıkıyorum.. bol fotoğraf çekiyorum sonra.. martılara bakarak da yeni resimlerimi düşünüyorum.. her insanın bir düşüncesi olduğunu düşünerek yapıyorum bunu.. her insanın kişisel bir tarihi olduğunu ve yaşamın bir birikim üzerine kurulu olduğunu da.. ama herkes aynı şeyleri düşünmüyor ve yaşamın birikim oluşturan bir şey olduğunu da düşünmüyor.. tankerler geçiyor, vapurlar geçiyor.. iskelede, sahilde oturmuş boş boş doğaya, şehre, çevreye bakan insanları görüyorum.. onların beni görüp görmediğinden emin değilim…



Sahil, iskele, çevre, meydan düzenlemesinde dikilen ağaçlar büyümeye başlamıştı.. köknarlar, kayın ağaçları, ıhlamurlar burdaydı.. denize doğru, eski İstanbul’a doğru bakıyordu onlar.. bulutlara ve bulutların ardına saklanarak zaman zaman nanik yapan güneşe doğru da bakıyorlardı.. uzay araçları buradan görünmüyordu ama, dünyanın yörüngesinde onbinlerce uzay kapsülü, uydu ve benzeri iletişim araçları, gözlem araçları olduğu söyleniyordu.. bulutlar onları kapatıyordu elbet.. motorlar Boğaz’da habire dolaşıyor ve çirkinlikleriyle Boğaz’ın son kalan güzelliklerini de boğuyorlardı… Tarihi iskeleye kadar gittim ve baktım oraya uzun bir müddet.. oradan vapurlar Üsküdar’a ve bütün Boğaz’a, hatta adalara gidiyordu…






İlk yorum yapan siz olun