Ümit Gezgin
Sabahın erken saatlerinde okula gitmek için yola çıktığımda, havanın biraz serince ve gölgelerin uzun olduğunu hissettim.. kafamın içindeki düşünceler, dışardaki neonların ışıklarına, ağaçlara vurmuş sarı lambalara karışıyordu.. gökyüzü hafiften mavileşmiş, bazı apartmanların dairelerinin ışıklarının yandığını görüyordum.. sonra servis minibüsleri dolaşıyordu ortalık yerde…


Kaldırımlarda irili ufaklı gölgeler.. kuşlar uyanmamış daha, bir araç boylu boyunca uzanıyor kaldırımda sorumsuzca.. Ahmet Mithat Efendi Caddesi’ni geçerek, yukarıya, Haldun Taner’in müzesini de geçerek ulaşmaya çalışıyorum.. sarı lamba ışıkları heryeri kaplamış, görüntüye bir tablo havası vermişti.. insanlar görüyordum kaldırımlarda telaşla ve hızla yürüyen.. işlerine belli ki geç kalmışlardı.. belki işverenleri maaşlarından keseceklerdi.. öyleydi artık.. geç kaldınız mı maaşınızdan kesiliyordu…


Yeni Yüzyıl Üniversitesi’ne doğru yollandım.. yollar kalabalıktı.. daha da kalabalık gibi geldi bana..Cevizlibağ metrobüsüne bindiğim halde adım atacak yer yoktu.. binerken oturmuştum, ağız maskemi de takmıştım.. kalabalıklardan bulaşacak hastalıktan korktuğum için.. gökyüzü sonsuz mavi ve bulutlar tek tüktü.. görünüyordu bulutlar ve meteoroloji uçakları beyaz çizgiler bırakarak uçuyorlardı uzay boşluğuna yakın bir yerlerde.. sonsuz ve hareketli bulutlar bana soyut tablo izlenimi vermişti… Kalabalık kalabalık.. ne olacak şu hormonlu, şişmiş kalabalıklaşmanın sonu.. diye düşünüyordum içimden…




Okuldan çıktıktan sonra otobüsle eve döneyim, dedim içimden.. kalabalıktı her yer.. köprü demirleri paslanmaya başlamıştı.. yer gök araç doluydu ve insanlar birbirlerini ezercesine hareket ediyorlardı.. aşağıya indim, yola.. otobüs bekliyordum durakta ve bekleyenler vardı, daha çok genç insanlar… Otobüse bindim, kalabalıktı ve ayakta yolculuk ediyordum.. Edirnekapı’ya gidiyordu, oradan da aşağıya inecekti otobüs.. yol boyunca tarihi binalar da gördüm… Ağır ağır ilerliyordu otobüs kalabalık yollarda.. Valens Su Kemeri’ni geçiyorduk.. orda bir park vardı.. yol kenarlarına dökülmüş sarı yapraklara bakıyordum…



Perşembe pazarının oradan, otobüsle Karaköy’e doğru dur kalk ilerliyorduk.. ben de fotoğraf çekiyordum.. sabahtan akşama kadar çalışan, yani dükkan önlerinde pinekleyen insanları görüyordum.. bir de buralara, yani hırdavatçı toptancılarına gelen insanları gözlemliyordum.. yürüyen kalabalıklar ve duran, bekleyen hırdavat ıvır zıvırı.. eski binaların giriş katları dükkan yapılmıştı.. binalar da yıkıldım yıkılacak tarzda duruyorlardı.. kablolar, bozuk ve dar kaldırımlar, kirli yüzlü iki üç katlı eski binalar… Karaköy otobüs durağında indim.. güneş göz alıyordu.. köprü başında bir gelin damadı bekliyordu ve Haliç üstünde gidip gelen şekilsiz, çirkin deniz motorları vardı…



Karaköy vapur iskelesinde bir müddet kalabalıkla birlikte bekledim.. üst kata, İstanbul Kitapçısı’nın katına çıktım.. orada Kahve Dünyası’nın yeri vardı, belediye orayı kaldırmış.. kitapçının minik büfesinden bir karton bardak çay aldım yirmi beş liraya… Gittim oturdum sonra.. bir sonraki vapura binip Kadıköy’e geçmeyi düşünüyordum.. insanların arasında oturdum.. oturanlar vardı.. bir iki turist.. gerisi genç kalabalık.. daha çok telefonlarına bakıyordu insanlar.. kitapçının balkonlu kafesinde.. deniz, dalgalar, betonlaşmış İstanbul manzarası ayaklarının altında… Sonra beğenmediğim düttürükten bir vapur geldi.. bindim.. üst kata çıktım fotoğraf çekmeye.. herkes fotoğrafçı olmuş telefonlarla.. durmadan fotoğraf, video çekiliyor.. martılar da sevinç çığlıklarıyla simit parçalarının peşinde… Büyüklü küçüklü martılar kah süzülüyor kah kanat çırpıyordu.. mutlu oluyorlardı adeta insanların simit atmalarından.. deniz yüzeyindeki küçük teknelere, vapurlara, çirkin ve yakışıksız motorlara bakıyordum.. zevksizlik her tarafa egemen olmuş, bu köklü ve tarihi güzelim şehir mahvolmuştu…



Haydarpaşa Gar binası görünmüştü.. iskeleleri vardı dış yüzeyinde.. demek ki tamiratı bitmemişti.. ne zaman açılacağı da belli değildi ama.. tarihi görünümü ve kendine özgü estetiğiyle İstanbul’un vazgeçilmezlerinden biri olmuştu.. nice ressam da onun resmini çizmişti.. ben de zaman zaman resmini çiziyor, onu sanat yoluyla anlamaya ve anlatmaya çalışıyordum… İndim Kadıköy’e.. kalabalıkla birlikte.. bu sefer insanlar evlerine dönüyorlardı.. televizyonlarının karşısına geçecek, yemek yerken dizilerini izleyeceklerdi.. tarihi iskeleye doğru düzensiz dökülmüş iskele betonunda yürüdüm.. şarkı söyleyen bir sokak çalgıcısı vardı.. vapurlarda ve metrolarda da görüyordum bu genç çalgıcıları.. bazıları para dilenmenin aracı olarak kullanıyordu çalmayı bilmediği halde.. bir de eğitimli, öğrenci olanlar vardı.. boş zamanlarında buralarda, belediyeyle anlaşmışlar, müziklerini icra ediyorlardı.. gelip geçen de gönlünden ne koparsa para veriyordu…






İlk yorum yapan siz olun