Ümit Gezgin
Yaşlı kadın otobüs durağına yakın bir banka oturmuş meraklı bir şekilde telefonuna bakıyordu.. artık düz telefonların bile kalktığı bir zamanlarda yaşıyorduk.. yaşlılar da artık günümüz koşullarına adapte olmuşlardı.. yaşlıların ellerinde telefonlar kah oyun oynuyorlar kah haberleri veya sevdikleri dizileri izliyorlardı.. şu telefonlar ki onlara büyük eğlenceler sunuyordu artık…

Nerede o geçmiş zamanlar.. o zamanlarda var mıydı böyle eğlenceler.. onların gençlik ve çocukluk zamanları 1940’lı 50’li yıllara gidiyordu.. o zamanlarda bırakın telefonu.. radyo bile yoktu memlekette… Ben de bunları düşünerek aşağıya sahile doğru yürüyordum.. yeni yapılan apartmanlar vardı oralarda ve bu yüksek ve modern apartmanlarda oturan yeni nesil insanlar vardı.. zaman zaman onları deniz kenarında veya büyük parklarda sabahları koşarken görüyordum… Sonra kapıcıları görüyordum.. bir telaş apartmanlarından fırlıyorlar, sahiplendikleri apartmanları diğer kapıcılara karşı adeta korurcasına bir koşu marketlere gidip geliyor, kendi apartmanlarındaki daire sakinlerini memnun etmenin çabası içine giriyorlardı…

Parkın yeşilliklerini gördüm.. ilerdeki park banklarına karşılıklı oturmuş iki kadın mutlu mesut duruyorlardı.. biri, genç olanı telefonuna dalıp gitmişti.. siyahlı kadın uzaklara bakıyor, birilerini veya birini bekliyordu.. hemen yanındaki markette de yeni gelmiş meyve sebzeyi dizen elinde sigara kabadayı kılıklı zayıfça adam vardı…

Geniş kaldırıma çıktım..gökyüzüne baktığımda tek renkti.. grilik vardı.. griliğin nasıl bir şey olduğunu düşündüm.. bulutlar ama.. onlar da beyaz değil miydi.. uçağın üzerinden anlamı yoktu bulutların.. katı bir şey değildi.. sanal bir şeydi ve zaten aslında her şey bir sanallığa açılıyordu..

Bir ara binaları mezar taşlarına benzettim.. büyük depremlerde bunlar mezar taşlarına dönüşmemiş miydi.. insanları korkuları gerçekleşmiş ve ne yazık ki binalar kırık dökük mezar taşları olmuştu.. her yer beton, demir ve çimento kırıkları, molozlarıyla dolu olmuştu.. bin parça biçimde kaldırımlarda vardı ve yürüyordum.. insan da görmüyordum nedense.. insanlar merkezde toplanıyorlardı.. onun dışında fazla insan yoktu…

Gökyüzü griden maviye dönüyordu.. ilerde yine kirli beyazlı büyük apartmanlar vardı.. eskiden dağlar tepeler varmış buralarda bile.. geriye doğru gittikçe, dereler, tepeler, ormanlar ve tozlu yollar olduğunu görüyorduk buralarda.. şimdilerde bir metre kare boş yer yok…

Ağır ağır ilerleyen birileri vardı kaldırımlarda.. kaldırım kenarlarında mahzun bekleyen otomobiller.. ağaçlar budanmış ve kurumuş dallar kaldırımlara düşmüş.. Bağdat Caddesi Bostancı yolu arabalarla doluydu.. yeni binalar daha yüksekti.. eski binalar durmadan yıkılıyordu.. gürültüler kulaklarımı tırmalıyordu…

Fenerbahçe Caddebostan tabelasına bakıyor, iki genç kızın da kolejden çıkıp bir kafeye doğru gittiğini görüyordum.. ayrıca sola doğru da Kadıköy merkeze ve çevreyoluna doğru kıvrılıyordu yol.. önünde yine bir konteyner vardı ama kimse ne işe yaradığını bilmiyordu.. grafittiler, yapıştırılan irili ufaklı afişlerle kendisi çöpe dönüşmüştü zaten…

Çimenlerin arasında kütükler, çalı çırpı.. saksı içinde yetiştirilen ağaç fidanları.. hemen araksında türlü çam ağaçları.. ileriye doğru sisli puslu görüntünün ardında binalar..gökyüzüne doğru hafif bir sarılık.. çimenlerin içinde de ayrık otları, tanımadığım bitkiler, yeşillikler.. yer yer toprak parçası, ıslak ve sarımtrak.. Mart ayı, diyorum ilkbaharın başlangıcı…

Fikret Mualla’nın heykelini gördüm.. ressam tabureye oturmuş yaptığı resme bakar vaziyetteydi heykel.. arkasında da tenis oynayan kadınlı erkekli bir grup vardı.. sonra gökyüzü burda da gri renklere bürünmüştü.. çimenlerin üzerindeydi heykel.. çalı çırpı vardı yanında yöresinde ve hemen küçük bir de ağaç vardı…

Büyük bina küçük bina.. sararmış gökyüzü ve Kurbağalıdere’de yelkenleri indirilmiş tekneler görüyordum.. ayrıca limanda kocaman köpeğiyle yürüyen bir kız vardı.. türlü tekneler de yüzüyor derenin içinde.. kahverengi beyaz koca köpek sahibinin yanında meraklı ve ileriye bakarak kesik kuyruğuyla ilerliyordu…

Yürüyordum köprüye doğru.. bir türlü güzel köprüler yapılamıyordu.. sonra ilerde devasa stadyumu görüyordum.. hemen üzerinde gölge kabilinden bulutlar vardı.. derenin sağ tarafında geçmişten gelen köşkler vardı.. bazıları yeni yapılmıştı.. bazıları da hala göçmüş halde bırakılmıştı…






İlk yorum yapan siz olun