Ümit Gezgin
İstasyondaki kara kedi dikkatimi çekmişti.. kartımı basıp istasyonun içine girecek ve yürüyen merdivenlerle yukarıya, trenin geleceği istasyona çıkacaktım.. ama kedi derin derin bakıyordu bana.. durdum ve biraz sevdim.. sonra da ilerledim…

Daha şafak sökmemiş, karanlık yaygın şekilde istasyona dolmuş, istasyonda gençler yaşlılar treni bekler olmuşlardı.. hafif bir yağmurda mı vardı.. ama birkaç damlayla geçip gitmişti yağmur.. üşüyen insanlar birbirlerine daha fazla sokuluyorlardı.. istasyon çok kalabalık değildi…

Feneryolu Tren İstasyonu’nun eski haline baktım.. orda bir köşede mahsun duruyordu.. yanındaki bina da yıkılmayı bekliyordu.. yenisi yapılacaktı.. tarihi bina da öyle kıyıya atılmış, terkedilmiş, var kabul edilmiyordu zaten.. onun başına da Kızıltoprak’taki Şadiye Toptani Öğretmen Evi’nin başına gelen gelecekti anlaşılan.. o köşk de çürüyüp gitmişti…

Mavi gökyüzü sonra kapladı birden dört bir yanı.. tek tük de irili ufak bulutlar, mavilik içinde beyaza yakın duruyordu.. lambalar, yerdeki şeritler, telefonların ışığı.. yalnızlık hissinden başka bir şey çağrıştırmıyordu.. ama bu insanlar biyolojik robot gibi yaşadıkları için, yaşamanın ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlardı.. öyle, kurulmuş bebekler gibi hareketleri vardı.. evet, hareketleri bile robotvari olmuştu artık…

Söğütlüçeşme durağında indim.. yürüyen merdivenlerden de indim aşağıya.. metrobüslere doğru gidiyordum.. önüm sıra da bir sürü insan.. koştur koştur metrobüslere gidiyorlar, bir an önce işlerine varmak istiyorlardı.. gökyüzü sisli mavi, ışıklar hala yanıyordu…






İlk yorum yapan siz olun