Ümit Gezgin
Puslu, gri beyaz bir gökyüzünün altında yola çıktım.. okula gidecektim ve her yerin sabahın ilk aydınlıklarında bile kalabalıklaştığını görmüş olmam, artık şehrin çok kalabalık bir şey olduğu izlenimini uyandırdı bende…

Şehir gittikçe kalabalıklaşıyor ve insanlar için de yaşanmaz oluyordu.. kaldırımlarda yürümek pek mümkün değildi.. hem kalabalıktı ve hem de bozuktu kaldırımlar.. sıkış tepiş bir vaziyet almıştı.. ışıklarda durmuş karşıya geçecektim bir yoğun insan vardı ve tren istasyonuna çıktığımda da yine istasyonun aşırı kalabalık olduğunu gördüm.. doğrusu biraz ürktüm.. bu kadar kalabalık nasıl trene sığacaktı.. bir de trenin kalabalığı vardı…

Feneryolu’na doğru tren istasyonundan baktım.. eski tarihi istasyon bir köşede atıl bırakılmış, terkedilmişti ve kimse de artık oraya uğramıyordu.. sonra uğrasa ne olacaktı.. kimse yoktu ki orada ve zaten içinde de kimse yaşamıyordu.. yaşanacak bir yer olmaktan uzaklaşmıştı.. akan kokan bir binaya dönüşmüştü.. öyle binalar, köşkler vardı çevrede.. zaman zaman yanlarına kadar gider, fotoğraflarını çeker, resimlerini yapardım…

Tren istasyonunda hiç tanımadığım kadın erkek kalabalığı vardı.. bunları ilk defa görüyordum.. zaten şehir demek de buydu.. her gün farklı insanlar görebilmek özgürlüğü.. küçük şehirlerde veya kasabalarda hep aynı insanları görürdün.. bu da zaman içinde yaratıcılığı ve özgün düşünceyi öldürürdü…






İlk yorum yapan siz olun