Ümit Gezgin
Güvercinler ağaç altında, yarı gölgelikte bulunuyordu.. yem için tabi.. orada, devasa çınar ağacı altında yem vardı onlar için ve hem ağaç dallarına konuyor, serinliyor, hem de ağacın altına inerek orada yemleniyorlar, neşeleniyorlar, hareketli hareketli yaşama heyecan katıyorlar.. gelen geçen de onları görerek mutlu oluyordu…

Ben de orada bulunuyordum.. yürüyordum ileriye doğru ve bir pazar günü, pazar güneşinin altında insanlar parkları, bahçeleri ve deniz kenarlarını doldurmuş keyif çatıyorlar, bol sohbet ediyorlar ve dedikodu yapıyorlardı.. hep bir çekiştirme.. onu bunu beğenmeme ve arkasından konuşma.. böyle rahatlıyorlardı.. başka konuşacak bir şeyleri yoktu ki.. bu onlara, yani dedikodu, arkadan çekiştirme.. huzur veriyor, rahatlıyorlar, streslerini bu şekilde atıyorlardı…

Daha öncesinde, yani yola çıkmadan, kaldırımlarda yürümeden önce bir kafede oturuyordum ve orada Ressam-Prof. Serap Eyrenci hocayı ve arkadaşını görmüştüm.. birlikte ayaküstü sohbet etmiş ve son resimlerini sormuştum kendisine.. arkadaşı da resim meraklısıydı ve resim yaparak mutlu olduğunu, terapistine vereceği parayı resme yatırdığını ve böylece çok kazançlı bir duruma geçtiğini, söylüyordu…

Yıllar geçiyordu.. güneşli günler en nihayetinde gelmişti gelmesine de bu sefer de toz dumandan göz gözü görmeyecekti.. çünkü hafriyatlar, inşaatlar devam ediyordu.. resimde de bir Hafriyat Grubu vardı ve onlar da bıkmıştı ki bu tür hafriyat resimleri yapmaktan, grubu dağıtmışlardı.. hem hangi grup bizde uzun süre devam etmişti ki.. Yeniler Grubu’mu, Müstakiller veya D Grubu mu.. hiçbir grup uzun süreli olmamış, çıkar çatışması işin içine girince, iş sen ben kavgasına dönüşmüş ve sonunda da grup dağılıp gitmişti.. şimdi de öyle oluyordu…

Ben de bol güneşli, bol gölgeli, bol yeşillikli ve sarılı, allı pembeli havaları seviyordum.. empresyonistler gibi doğaya çıkmak ve izlenimlerimi kağıtlara, tuvallere aktarmak istiyordum.. tuval de kağıt da aynı işlevi görüyordu benim için.. tuval biraz zorlayıcıydı kağıtla kıyaslandığında ama.. olsundu, sonuç olarak her ikisinde de resim yapıyordunuz ve ortaya da sanat eseri çıkıyordu.. her zaman olmasa bile.. zaten her zaman sanat eseri vücuda getirmenin imkan ve de ihtimali yoktu.. zor bir şeydi bu.. sabır gerektiriyor ve yanılma payları da sonra yüksek oluyordu.. bir çalışma ne zaman sanat eserine dönüşür, ne zaman çer çöp olarak kalır.. zor meseleydi yani…

İşte bir kedi vardı bir bankta ve eski meteorolojinin alanında dört tane gökdelen yükseliyor, göğü deliyordu sahiden de.. hiçbir bina o kadar yüksek değildi ve bu binaların yeryüzü basıncı diğerlerinden fazlaydı ve bu da belki onları daha emniyetli yapıyor, en şiddetli depremlerde bile belki koruyordu.. her şey yıkılırken, onlar ayakta kalıyordu.. bazı uzmanlar böyle söylüyordu.. yüksek binaların yıkılması, alçak binaların yıkılmasından daha zordu.. daha dayanıklı demek ki yapıyorlardı bu yüksek binaları…

Kediler değil de daha çok köpekler nedense kavga ediyorlar, birbirlerine hırlıyor veya saldırıyorlardı.. ne zaman iki köpek karşılaşsa, enderdir öpüşüp koklaşmaları.. mutlaka hırlayıp, saldırı pozisyonuna geçecekler.. ne var, niye böyle anlamak da pek mümkün olmuyordu.. zaten sahipleri de bilmiyordu.. dışardan, sokaktan aldık, edindik, diyorlardı.. bakıyoruz işte.. aşılarını da yaptırdık, diyorlardı.. onlara çocukları gibi bakıyorlar.. her ay binlerce lira harcıyorlardı…






İlk yorum yapan siz olun