İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Silivrikapı Yolunda

Dr. Tuncay Gezgin

Sanat Tarihçi-Akademisyen

Sıcak bir öğleden sonra,  Silivrikapı yolundayım.  Sokaklar gölge içinde.  Güneş parça parça oraya buraya düşmüş. Bitişik düzen apartmanların tepesinde mavi bir gökyüzü. Apartmanların birbirine bakan pencereleri ardında loş odalar var. Odalar şüphesiz eşyalarla doludur. Eşyalar arasında insanlar yaşar. 

İhtiyar ve kederli bir yüz, tülü aralamış, böyle bir oda içinden yola bakıyor. Bir apartman kapısından mavi sabahlıklı  bir kadın çıkıyor;  köşedeki bakkala gidiyor. Orada bir cami ; üç beş mezartaşlı haziresi sokağı gözlüyor. Sokakların sıkışıklığı, ancak, bir türbe, bir cami yahut kavşakta bir çeşme varsa rahatlıyor. 

Apartmanların arasında tek tük kalmış metruk,  ahşap evler. Onların ve onlar kadar mütevazı bir iki katlı evlerin yerine yapılmışlardır bütün bu apartmanlar. Çoğu 1970’lerin, 80’lerin yapıları. Türkiye’nin bitmeyen inşaatçılığının, ne çevreyi hesaba katan ne de estetik bir duyarlılık gösteren, hoyratça yık yap kolaycılığının örnekleriler. 

Karabaş çeşmesinden sonra genişliyor, tam bir nefes alıyor sokaklar;  dar ve sıkışıklığı bitiyor. Sağ taraf bir arsa surlara dek. Ortasında tek bir ağaç. Göğe uzanmış; bekliyor dalları, yaprakları. 

İleride Bala Süleyman Ağa külliyesi; cami ve diğer yapılar. Sokak onların arasında dik bir açıyla kırılıp sola dönüyor. Burası tam bir eski zaman köşesi.  Çevresinde göze batan çirkin bir yapı yok. Arka taraf millet bahçesi. Sokakta bu parka giden yahut oradan gelen orta yaşı geçmiş karı kocalar, çocuklu kadınlar. Bir adam, elinde telefon, Bala camiinin kapı üstündeki kitabeyi çerçeveye almak için eğilip bükülüyor. Caminin geniş ve sessiz avlusunda bir bank üzerinde yatmış uzanmış birisi,  uyuyor. Caminin de türbenin de kapısı kapalı. 

Cami karşısında tekke binası; şimdi bir okul; içerden çocuk sesleri geliyor.  Tekke duvarında zarif, barok bir çeşme.  Sokağı kesen köşede muvakkithane, sebil ve çeşmeden oluşan şahane yapı grubu.  Bu yapıları Perestu Kadınefendi yaptırmıştır. Sultan Abdülmecid’in eşi,  ll. Abdülhamid’in analığı olan Perestu Kadınefendi Çerkez asıllıdır; pek güzel, kibar, dindar ve bir kırlangıç kadar narindir. 

Zaten külliye büyük ölçüde hayırsever kadınların eseridir.  Fatih’in topçubaşı Bala Süleyman Ağa’nın yaptırdığı mescidin genişleyip yeni yapılarla zenginleşmesinde, Perestu Kadınefendi’den başka, Abdülaziz dönemi saraylısı Sazkar Kalfa ve ll. Mahmud’un  dervişmeşrep ve şair kızı Adile Sultan’ın isimleri de geçer. 

Tekke ve muvakkithane arasından millet bahçesine giriliyor. Bu geniş park alanı sur dibinden aşağıdaki Hadım İbrahim Paşa camiine kadar uzanıyor. Bisiklete binen çocuklar, scooterla gezenler, uzak masalarda yiyip içenler, neşeyle sohbet edenler, yalnızlık çekenler doldurmuşlar parkı.  Sur taşları arasında köklerini yaya yaya çıkmış ağaçlar gölge vermeyecek kadar uzaktalar.  

Hadım İbrahim Paşa camii, sade ve sakin çizgileriyle, klasik çağın olgunluğunu yansıtan bir Mimar Sinan eseri. Ahşap ve mermer işçiliğinin, çini süslemelerin  güzel örneklerini barındırıyor. İbrahim Paşa’nın türbesi avlunun bir köşesinde, birkaç basamakla çıkılan set üzerinde, mermerden ve üstü açık. Avlunun arka tarafında tel çitle çevrilmiş yeşil alanda tavuklar ve ördekler geziniyor. Bir nevi küçük bir hayvanat bahçesi; ufaklıklar anneleriyle ziyaret ediyor. Cami, hamam, çeşme ve mektebiyle bir külliye aslında.  Fakat hamam ve mektepten sır vermeyen yıkık duvarlardan başka bir şey kalmamış. 

Caminin cümle kapısı üstündeki tarih kitabesi şair Kandi’ye ait. Kandi , tarih düşürme ustasıdır, hemen hemen her olaya tarih düşürür. Aynı zamanda şekerci ustasıdır.  Beyazıt camii avlusunda şekerci dükkanı vardır. Şekerden kale maketleri ve bir heykeltıraş titizliğiyle kuş, kedi vb. heykeller yapmakta üstüne yoktur. Bir gün devrin en meşhur şairi Hayali, öfkeden küplere binmiş bir halde, eteğinde taşlarla gelip bu dükkanı tuzla buz etmiştir. Nedeni; Kandi’nin Hayali’yi hicveden bir mısraıdır. Bu mısrada Kandi, Hayali’nin saraydan ulufelenip mensup olduğu tarikatın işaretlerini üzerinden çıkardığı güne, müstehcen imalı bir tarih düşürmüştür. 

Hadım İbrahim Paşa camiinde ezanlar milim sektirmez, tam zamanında okunurmuş. Paşa bu iş için bir ev vakfetmiş.Ev  içerisine koydurduğu  kum saatlerini, özel makaralarla hareket ettiren bir kişi , ezan saati geldiğinde direklere vurur, müezzini haberdar edermiş. İnsan böylesi bir icadı merak ediyor, bir mucize olsaydı da günümüze gelebilseydi diyor. 

Cami surlara çok yakın; sur kapısına beş on adım var yok. Şiş göbekli, kısa boylu bir ihtiyar buradaki trafiği düzenliyor. Surdaki oyuklardan birinde yer edinmiş, yatağı orada. Silivrikapı’nın hemen çıkışında sağ tarafta Bağdadi Haydar Dede, sol tarafta Elekçi Baba türbeleri  bulunuyor. 

Haydar Dede’nin türbesini otlar bürümüş. Mezarında iki yerde mermer levha üzerinde yazıldığına göre, Dördüncü Murad devrinde, Bağdat feth olunduğu sırada, Silivrikapısı üstünde oturur iken kendini aşağı bırakıp Bağdat fetholdu diyerek haber-i keramette bulunmuş.  Arkasında yaşlı bir meşe ağacı kısmen gölgeliyor onu.  Ağaç  belli bir açıdan bakılınca insan yüzünü andırıyor; kocaman açık bir ağzı, burnu ve gözleri var. 

Elekçi Dede’nin türbesi yan yana iki mezardan oluşuyor. Zamanının şöhretlerinden olmuş bir meczup Elekçi Dede. Evliya Çelebi’nin yazdığına göre; Elekçi dilsiz bir divanedir. Elekten başka bir şey yemez. Büyük küçük abdest bozduğunu hiç kimse görmemiştir. Daima anadan üryan gezmektedir. Hiç dünya kelamı etmemişken ölümünden bir gün evvel salih bir kimseye inşallah bizi gaslederek kapı dışına defneyle; yürek oynamasına müptela olanlar gelip ziyaret ederek bir parça toprağımı biraz su ile ezip içeler, Allah’ın emriyle şifa bulalar demiştir. Hem avam hem havasın ziyaretgahıdır. Hafakan illetine müptela  olanlar ziyaret edip şifa bulurlar.

Elekçi Dede kabri önünde büyükçe bir bilgi panosu var. Burada zikredilen bir rivayete göre Elekçi Dede, Fatih Sultan Mehmed’in alemdarlarındandır. Bir başka rivayete göre Eyüp Sultan ile gelen mücahitlerden bir zattır. İstanbul’un fethinde başarılar göstermiş, Silivrikapı’ya gelebilmiş ve elene elene buraya kadar gelebildik demiş, elek gibi olan kalkanından bir ok ile bu mahalde şehit düşmüş. 

Panoda iki fotoğraf yer alıyor. Biri Guillaume Berggren’in 19. yüzyıl sonunda Silivrikapı’yı gösteren fotoğrafı, diğeri Süheyl Ünver’in bir çizimi. İkisinde de Elekçi Dede’nin tek katlı bir ev gibi olan türbesi. Bu ahşap türbe Süheyl Ünver’in kaydettiğine göre 1925’te mum dikme neticesinde yanmıştır. Bu türbeler eskisi kadar ziyaret ediliyor mu acaba? Epey insan gelip geçti ama dua eden bir kişiye rastlamadım. 

Türbenin arkasında bostanlar başlıyor. Kenarlarda incir ağaçları, tatlı sarı çiçekleriyle çakşır otları, pisipisi otları, ulaşılması zor yerlerde, taşlar arasında, kıpkırmızı gülen gelincikler; hepsi, sur boyunca uzayıp giden, vızır vızır işleyen caddeden yükselen, kesintisiz uğultuyu dinliyor. 

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin