İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sultanahmet Meydanında Tarihi Bir Öğleden Sonra

Dr. Tuncay Gezgin

İnsanın Sultanahmet’e yolu düşsün de oradan hiç oyalanmadan yürüyüp geçsin, mümkün mü? Mümkün değil tabi. İşte bu yüzden ben de,  bu sıcak öğleden sonra, dünyanın en güzel meydanında, gölge bir yer bulup kendime,  tarihin karşısına geçtim oturdum. 

Yerim çok güzel.  Eski tapu binası, şimdi Ayasofya tarih müzesi olan yapının önündeyim. At meydanını anıtlarıyla orta yerinden görüyorum. Arkada muhteşem Sultanahmet camii. 

Anıtlar arasında gruplar halinde turistler geziniyor. Anıtlar; en sağda örme sütun, törenlere meraklı Bizans kralı ve aynı zamanda ilginç birkaç eser sahibi, alim tabiatlı Konstantin Porfirogenetos sütunu, İstanbul’u soyan Latinler altın gibi parlayan pirinç kaplamasını eritip götürdüklerinden albenisiz çıplak bir örme taş. Yılanlı sütun, Yunan şehir devletlerinin Perslere karşı zafer anıtı, o da burmalı kırık bronz bir boru halinde; yılan kafaları  yok. Meydanın en çok göz hitap edeni, firavun  III.Tutmose’nin dikilitaşı. Firavun, bu taşı, zaferlerini anmak için Karnak tapınağının önüne diktirmişti; MÖ 15. Yy.  Üzerindeki hiyerogliflerde bütün dünyayı yendiğini, nehirleri ve denizleri hükmü altına aldığını anlatıyor. 

Dikiltaşın kaidesinde, burada yapılan araba yarışları ve locasından yarışları seyreden  I. Theodosius ve erkanını resmeden kabartmalar bulunuyor. Theodosius, 4. yy.da, bu taşı bugünkü yerine diktiren Roma imparatoru. Kabartmalarda zor bir iş olan obeliskin dikilme hikayesi de var. Taş yerde boylu boyunca yatıyor; başında  bu işle görevli Proclus ve adamları…

III. Tutmose , muhtemelen Musa peygamberle mücadeleye giren firavundur . Musa’yı suda bulanın, III. Tutmose’nin üvey annesi  kraliçe Hatşepsut olduğu düşünülüyor. Erkek çocuğu olmayan kraliçe Musa’yı kendi çocuğu gibi yetiştirmiştir.  Sarayda adı Senenmut’tur. Ölüp de tahtı  III. Tutmose’ye bırakmadan önce ülkeyi yirmi yıl kendisi yöneten Hatşepsut’un yanında Senenmut da güçlü bir adamdır. Tutmose onun yerine yirmi sene iktidarda duran Hatşepsut’a kin besliyor. Onun gözde adamı Senenmut’u sevdiği de söylenemez. İktidara geçince onlarla ilgili kayıtları anıt ve yazıtlardan sildiriyor. Senenmut tarih sahnesinden birden kayboluyor. Belki Musa’nın bir kıptiyi öldürdüğü için Mısır’ı terk etmesidir bu. Senenmut Musa mıdır? Sonra dönüyor Musa, bilinen hadiseler,  neticede firavunun suda boğulması…

 III. Tutmose  mezar resimlerinde boğulanlara merhamet temasının  işlenmesi dikkat çeker, suyun karşısına geçerken boğulanlar resmedilmiştir.  Büyük bir fatihdi III. Tutmose. Boyun eğdirmediği halk yoktu. Döneminde Mısır en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Ona sorarsan Tanrıydı. 

Meydan, Alman çeşmesinden öteye uzanıyor, At meydanıyla bitmiyor. Ayasofya,  III. Ahmet çeşmesi , Saray, Haseki hamamı,  türbeler, külliyenin diğer yapıları  ve su sarnıçları, bu meydanın etrafında.  Bütün bu alan biraz parçalı ve kesik kesik. Belki çok daha iyi bir düzenleme olabilirdi. Buradaki aksilik için sözü geçer bir mimar ağaçlara yüklenmişti;  ağaçlar yapıları örtüyordu ona göre.  Dünya meydanları  böyle miydi? Sanırım Büyük Çamlıca camii gibi ağaçsız yapılarda bu mimarımızın serdettiği yeni düşünceler etkili olmuş…

Alman çeşmesi, neo-bizans ve 19. yy.da Alman milli üslubu olarak türetilen  Rundbogenstil  sentezi karma bir üslupta yapılmış. Kayzer  II. Wilhelm’in İstanbul’u ziyareti ve Sultan II. Abdülhamid’le olan dostluğunun nişanesi . Bir Alman miğferi gibi şehrin göbeğinde, At meydanı başında oturuyor. II. Abdülhamid’in Almanlara çok yanaşmasına bilhassa Fransızların gıcık olduğu söylenir.  Abdülhamid’in hatıralarında okumuştum bunu. Öyle ya başından beri bütün yenilenme hikayemiz Fransız kaynaklıydı. Belki bu durum gerçekti ama okuduğum hatıralar uydurmaydı. Evet, birileri Abdülhamid’in adını kullanıp uydurmuştu.  Okurken uydurulduğunun farkında değildim.  Ama birçok yerde kuşkulanmıştım;  bazı yerlerde İslami esaslardan bahsederken Muhammed’in doktrini gibi garip ifadeler kullanılmıştı. Bizde , ikbali için her türlü naneyi yeme,  birilerinin eteğine yapışma ve onlar nereye sürüklerse oraya yürüme yaygın bir yüzsüzlüktür.  

Sultanahmet camii, altı minaresiyle, büyük bir ihtişam içinde, insanın baka baka bitiremediği bir yapı. Banisi Sultan I.Ahmed, on dört yaşında tahta geçmiş, sui mideden yirmi sekizinde terki dünya eylemişti. Ziynete, tantana ve gösterişe aşırı düşkündü. Narin ve renkli, semalara doğru yükselen bu güzel mabed, bu mücevher, şüphesiz onun arzularından izler taşıyor. Sultan Ahmed aynı zamanda acımazdır. Gerektiğinde şiddet sergilemekten geri durmaz. Veziriazam Derviş Paşa’yı zulüm ve ihaneti yüzünden çadır ipiyle boğdurmuş, karşısına boylu boyunca uzanan vezirin ayağını kımıldattığını görünce, kimseye bırakmamış, belinden hançerini çıkarmış, koyun keser gibi boğazını koparıp atmıştı. 

Sultanahmet’in mimarı Sedefkar Mehmed Ağa ise yumuşak huylu ve alçak gönüllüdür. Üstünlüklerini gizler, bunlarla övünmez. Sadaka dağıtmayı çok severmiş. Yaptığı sedef işlerini sattırır, parasını fakirlere dağıtırmış. Mimar Sinan ekolünden onun yetiştirdiği bir mimardır Mehmed Ağa. Bir gün çekinerek, bir işini Mimar Sinan’ a gösterir. Sinan çok beğenir; “aferin oğlum, senin bu yaptığını yapacak adam yoktur, bir iş de padişahımıza yap, büyük lütuf ve ihsan görürsün”, demiş. Cesaretlenen Sedefkar Mehmet Ağa da zamanın padişahı Sultan Murat’a hünerini gösterdiği bir rahle yapmış. Sultanın hayran kaldığı  bu rahle sayesinde artık oradan yola çıkmış…

Sedefkar, Sultanahmet’i yaptığı sıralarda, yakın dostu ve Risalei Mimariyye müellifi Cafer Çelebi onu ziyarete gitmişti. Gördüğü manzara şöyleydi; Mehmed Ağa, şadırvan önünde, her an namaz kılacakmış gibi bir seccade serdirmiş, kendisi  kuru toprağa oturmuştu. Sol elinde bir arşın, sağ elinde tespih vardı. Bir yandan tespih çekip zikrediyor, bir yandan etrafındaki ustalara nezaret ediyordu. İşini ihmal edeni görürse, elindeki arşını sallayıp, “bre işleyin”, diye bağırıyordu. Arada kalkıp camii şerifi dolaşıyordu…

Sultanahmet meydanı Bizanstan beri şenliklerin, gösterilerin ve ayaklanmaların merkeziydi.  Bizansta, Jüstinyanus saltanatında yaşanan Nika ayaklanması  bunlardan biriydi ve şehre büyük zarar vermişti. Ayasofya’nın ilk hali de yanıp gitmişti.  İsyan  kıstırılan otuz bin isyancının öldürülmesiyle zorlukla bastırılmıştı. 

Osmanlıda kırk gün kırk gece süren sünnet düğünleri ve şenlikler At meydanında yapılırdı. Şenliklerde esnaflar hünerlerini gösterirlerdi. Akrobatlar akla hayale gelmedik gösteriler yaparlardı. Bir Hünername minyatüründe görüldüğü gibi, Dikilitaşların tepesine dek tırmanmak bunlardan biriydi. 

Meydan entrikalar sonrası katli istenenlerin son nefesini verdiği yerdi. Bu isyanlarda nice masumlar da gitmişti. IV. Murad’ın  tahta yeni geçtiği sıralardaydı. İsyancılar, yerlerin bembeyaz kesildiği, karlı bir İstanbul gününde, at meydanına toplanmış, listeler yapmış, kelleler istiyorlardı. IV. Murad, çok sevdiği Musahip Musa Çelebi’yi isyancılara teslim etmek zorunda kalmıştı. Çelebi, sipahilerin hançerleriyle delik deşik edilmiş, at meydanında kanlar içinde bir ağaca asılmıştı. Aynı isyanda zorbaların istedikleri isimlerden biri de yeniçeri ağası Hasan Halife’ydi. Hasan Halife, meziyetleri takdir edildiğinden kendisine verilen Bebek bahçesinde, deryaya nazır bir köşkte yaşıyordu. Devletle işi yoktu. Onu bulup yakalamışlar, at meydanında, “bana kıymayın benim devlet işiyle alakam yoktur”, diye yalvarsa da küfürlerle sürüklemişler, “bre sefih oğlan, Meliklere yaraşır şekilde saray ve yalılar yapıp ihtişam sergilemeyi bilirsin, o kadar devlete senin gibi biri neden layıktır” diyerek, sopa kılıç hançerle parçalamışlar, götürüp meydandaki ağaçlardan birine baş aşağı asmışlardı. Çeşitli isyanlar ve entrikalar neticesinde böyle niceleri…

Sultanahmet cengi; düşman kuvvetlerle değil, sipahilerle yeniçeriler arasında burada vukubulmuştu. İsyan Sultan İbrahim saltanat değişikliğinden sonra olmuştu; hoşnutsuz olanlarca…İsyanı idare eden Selanikli Bıyıklı Mahmud bir sipahiydi. Dirliği çalınmış, umutsuz ve kederli İstanbul’a gelmişti. Başlarında Bıyıklı Mahmud, At meydanı akın akın gelen sipahilerle doldu. Camii karargah edindiler. Sultanahmet’te sipahiler hazırlanırken, karşı taraf, yeniçeriler, Orta cami’deydi. Yanlarında sadrazam, şeyhülislam, kadıaskerler, ağalar.

İki taraf hazırlandı. Sipahiler Sultanahmet camii etrafına siperler kazdılar. Yeniçeriler, “  bu cenge hazır olmayan kendi kafir, avradı boştur” diye ellerinde fetva tellallar çıkardılar. Binlerce yeniçeri, ihtişamlı bir alay halinde gelip, kale kapılarına dayanır gibi, camiyi çevirdiler. Yeniçerilerle sipahilerin çarpışması çok şiddetli oldu. Sultanahmet’te kanlı bir meydan muharebesi icra ettiler. Yeniçeriler kılıçlarını çekmişler, rast geldikleri sipahiyi doğruyorlar, etrafa yağmur gibi ok yağdırıyorlardı. Caminin içi ve dışı yaşlı, genç sipahi cesetleriyle dolmuştu. Sultanahmet camiinin camları, kapıları tüfek kundağıyla delik deşik olmuştu. 

Meydanın uç tarafında eski Ticaret Nezareti binası, bir müddet önce Marmara rektörlüğüydü; şimdi bir başka  üniversitenin elinde. Benim önünde oturduğum, Defteri Hakani Nezareti, tapu binası da yakın zamanda oldu Ayasofya tarih müzesi. Tarih müzesini gezmesi yerliye 650 lira…

Yan tarafta Kanuni’nin  sadrazamı  İbrahim Paşa’nın sarayı; Türk İslam eserleri müzesi. Kanuni Sultan Süleyman’ın çok sevdiği sadrazamı Makbul İbrahim Paşa,  büyük bir sanatsever ve büyük bir sanatçı hamisidir. Engin sanat sevgisiyle Budin’de görüp beğendiği cıbıldak bir grup heykeli getirip at meydanındaki sarayının önüne koydurtmuştu. Peçevi tarihine göre bunlar “çok acayip şekilde ve biçimde oldukları için halka gösterilmek üzere getirilen ve halkın seyrine hayran olduğu” heykellerdi. Heykellere Kanuni de bir şey dememiştir. Yalnız genç ve sivri dilli bir şair olan Figani, sadrazamı bir beytinde put dikmekle hicvetmiş, bu da hayatına mal olmuştu.

İbrahim Paşa’dan sonra sarayın bir kısmı iç oğlanlarına ayrılmış, bir kısmı sadrazamlara ve diğer ileri gelenlere tahsis edilmek şeklinde kullanılmıştır.  Bir arada Sultan İbrahim’in aşk yuvasıdır. Sultan, hemen bütün zamanını sekiz hasekisi ve yüzü aşkın cariyesi arasında geçirirdi. Fakat Telli Haseki en çok tutkunluk gösterdiği hasekisiydi. Sultan İbrahim Telli Hasekinin aşkıyla hiçbir şeyi göremezdi. Hümaşah Telli Haseki, Sultan İbrahim’in gözünde bütün hayata, saadete bedeldi. Onun için her şeyi feda ederdi. Kızkardeşlerini Telli Hasekiye hizmetçilik ettirir, Telli Haseki yemek yerken onun karşısında divan durdururdu. Elini yıkayacağı sıra sabun verdirir, leğen ibrik tuttururdu. Sultan, At meydanındaki İbrahim Paşa sarayını Telli Haseki için döşetti. Onunla her şeyden uzak, baş başa, aşk içinde yaşamak istedi.Sarayın odaları dibalar, samurlar, vaşaklarla süslendi. Telli Hasekinin odası baştan başa samurla döşenmişti.  Bir rivayete göre Çerkez asıllıydı telli Haseki. Periler kadar güzeldi.  Upuzun kumral saçları vardı. Boyu da gayet uzundu. Badem gözleri deniz mavisi rengindeydi. 

İkindi ezanı okunuyor Sultanahmet minarelerinden. Minarelerden mi?  O eskidendi.  Firuzağa camii mukabele ediyor. Zaman akıyor binlerce yıl olduğu gibi. Herkesi yiyen canavarın ağzından kaçış yok. Sultanahmet meydanında duygum şu; Adı ne olursa olsun, gücü, sanatı, hüneri ne olursa olsun, neredeyse bir hiç, o kadar zayıf ki insan. 

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin