Ümit Gezgin
Çarşı içinde, kilisenin hemen önündeki küçük meydanda, meydanı kaplayan, irili ufaklı heykel toplulukları vardı.. ama vatandaş bunların heykel profesörü Nilüfer Ergin tarafından yapıldığını nereden bilecekti…

Belki Nilüfer hoca da bu heykel diye nitelendirdiği bölük pörçük taş öbeklerini insanlar üzerine otursun, bir nebze dinlensin diye yapmıştı.. heykelin böylece işlevini değiştirmiş ve Bauhaus yöntemine göre işlev gören heykellere, oturulan, çekirdek çıtlatılan, telefona bakıp sohbet edilen şeye dönüştürmüştü… İnsanlara, heykel denilen mermer parçacıklarına bakarak sahile doğru ilerledim.. notlar alıyor, fotoğraflar çekiyor ve eskizler çiziyordum.. ağaçlar rüzgarlarla sallanıyor, yapraklar sonbahara hazırlanıyordu…

Vapuru bekledim, gelmedi.. ben de motorlarla Beşiktaş’a geçmeye karar verdim.. sevmiyordum bu motorları.. dandik şeylerdi.. ne hizmet vardı ne de estetik.. ayrıca Boğaz’a, İstanbul’a yakışmıyordu.. ama hiçbir köşe yazarı da her gün yazı yazdıkları halde bu durumdan bahsetmiyordu.. onların masa başından kıpırdamadıklarını, İstanbul’un sorunlarını gerçekte görmediklerini, düşünmeye başladım motordan Beşiktaş’ta inerken.. bu motorlar sadece Kadıköy’ü değil, Beşiktaş’ı da kirletiyorlardı…

Beşiktaş Meydanı düzenlenmişti.. buna rağmen korsan değnekçiler araçları park ediyor ve para alıyordu da kimse bir şey demiyordu.. belediye uyuyor ve her tarafı otopark yaptığı halde, burda korsan otoparkçılara göz yumuyordu tuhaf bir şekilde… Değiştirilen deniz kenarındaki parkta oturan gençler vardı.. gençler ve çocuklar her yerde görülen zıpır şeylerdi.. kitap hiç kimsenin elinde yoktu.. telefon icat olduktan sonra artık gazete de kitap da bitmişti…

Beşiktaş sahilinde turluyordum.. bol bol da fotoğraf çekiyor, sonra duruyor ve resim çiziyordum.. gençler de birbirlerine hava atmak için kendi aralarında toplanmış konuşup duruyorlardı… Ne konuşuyorlar bu gençler kendi aralarında ve kızlı erkekli gruplaşarak birbirlerine hava atmadaki amaçları ne, diyordum içimden.. çirkin motorlar yanaşıyor, yiyip içtiklerini attıkları deniz kirlendikçe kirleniyordu… İstanbul uzaklardan sükunet içinde görünüyordu…

Bol bol resim çizdim.. sonra onları renklendirecektim.. artık geri dönme zamanı gelmişti Kadıköy’e.. bulutlar güzel görünüyordu ikindi vaktinde.. güneş tatlı bir görünüme bürünmüştü… Kayalıkların üzerinde martılar vardı.. ilerde motorlar, vapurlar, büyük tankerler görünüyordu.. dalgalı boğaz suları motorları sallıyor, yatlar turistleri dalgalı boğaz sularında yalpalayarak taşıyordu.. bu güzel ve değişken görünümü çizmek ve boyamak istiyordum.. onun için de bol bol fotoğraf çekiyordum…






İlk yorum yapan siz olun