Ümit Gezgin
Zamanla resim çizmek bir alışkanlığa mı dönüşüyor, yoksa Sait Faik’in yazıda söylediği gibi, bir zorunluluk mu.. bu zorunluluk nereden kaynaklanıyor, diye sorulduğunda bu da herhalde sanatçı olmanın zorunlu durumu.. sanatçı kendini ifade etmek, anlatmak zorunda olan biri.. bunu müzisyen müzik aracılığıyla yapıyor, tiyatrocu sahnede ifade ediyor.. ressam da resim yaparak.. kendi tarzına, üslubuna, havasına göre resim yaparak ressam, kendisini ifade ediyor ve böylece hayatını daha anlamlı kıldığını, düşünüyor…

Ben de birçok ressam gibi dışarılarda resim yapıyorum.. dışarılarda, derken de mekanları, beğendiğim açıları, şeyleri ve nesneleri.. özellikle hareketli olanlarla hareketsiz, statik olanları.. yani yaşamın bir parçasını gözlemlemek ve anlatmak istiyorum.. tıpkı empresyonistler gibi.. onlar da dışarılarda resim yapıyorlardı.. bazıları başlıyor ve bitiriyordu.. tuval boyutundaki çalışmalarını bile dışarılarda başlayıp, bitiriyorlardı…

Ben öyle yapmıyorum aslında.. tuval boyutunda en azından çalışmıyorum dışarda.. tuval boyutunda yaptığım resimlerimi daha içerlek alanlarda, ya kafelerde, ya da okuldaki atölyemde veya evdeki mekanımda yapıyorum.. daha mı özgür hissediyorum kendimi.. aslında biraz doğru.. çünkü yaşamın içinde resim yaparken, hiç değilse desen çizerken bile, diğer bakış ve düşüncelerin etkisinde kalıyorsun istemesen de.. insanların olduğu yerde çiziyorsan, zaten onların ilgilerine, bakışlarına ve düşünce ve de yargılarına, hatta eleştirelerine muhatapsın, demektir…

Zaman zaman bu muhattaplığı zaten yaşıyorum.. hatta yaptığım resimlerimi eleştirenler bile oluyor, övgüler olduğu gibi..ay ne kadar güzel çiziyorsunuz, diyenler çıktığı gibi.. bunu ben de yaparım abi.! diyenler de çıkıyor.. sen nasıl üniversitede resim profesörü oldun! diyenler de çıkabiliyor…

Vatandaş anlamıyor, üslubun, tarzın, havanın, entellektüel resmin, kişisel bakışın ve estetik yargının ne olduğunu.. haksız da sayılmaz, çünkü entellektüel bir birikim gerektiriyor sanat.. özel bir alan da olduğu için sanat.. bu alanlarda bilgi, giderek yargı sahibi olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor…

Her gün resim yapıyor, resim yapmak için dışarı çıkıyorum.. evde resim yapamıyorum.. zaten atölye ressamı da hiç olmadım.. yazılarımı da genelde dışarıda yazarım.. hareket, dinamizm ve yaşam enerjisi gözlerimin önünde olması lazım.. kitap okumaları da yine hareketli, canlı, insanın olduğu alanlarda yapabiliyorum.. benim için sessizlik ve sakinlikten ziyade gürültü, canlılık ve hareket, yaşam ve kalabalık olması gerekiyor.. Orhan Kemal için de böyle değil miydi.. O da yazılarını daktilosunu serdiği kalabalık kahvehanelerde yazardı…

Niye her yerin resmini çizmiyorum.. yerin resmini çizmek derken de aslında oraya belki bakıyorum ama.. derdim orayı çizmek değil fotoğraf veya gerçekçi tarzda.. orada ilhamla, izlenimci bir kimlikle, kişisel yorum ve değerlendirmemi devreye sokmak.. bu yüzden de evden çıktıktan sonra yürüdüğüm güzergahlar içinde çizdiğim, çizmek için beğenerek durduğum yerler var ve bunlar zaman zaman da değişebiliyor.. kağıtlarımı çıkarıp, kesik uçlu permanent kalemlerle hemencecik çiziyorum.. sonra da oturduğum kafelerde çizdiğim manzaraları, görüntüleri, açıları, mekanları akrilik boyayla boyuyorum…

Kalamış Körfezi’nden dolayı ileriye doğru yürürken, karşıda Moda burnunu görüyordum.. Moda birçok ressam tarafından çizilmişti.. hala da çiziliyor.. ben de sayısız şekilde çizdim Moda burnunu.. bana göre güzel bir görünüme bürünüyor zaman zaman.. bugün de öyleydi ve bulutlar topak topak apartmanlaşmış Moda üstünde toplanmıştı ve büyük kayaları ve kayaların üzerinde sevimli martıları görüyordum.. çizmesem olmazdı ve içimden de çizme iştahı geliyordu…




Sonra, çizgi.. ki fazla sürmüyor, bir çırpıda çiziyor ve ilerliyordum.. çizdikten sonra da videosunu ve fotoğrafını çekiyordum.. işte sonra da yazı yazıyordum üzerine.. gördüklerimi, düşündüklerimi anlatıyordum.. niye çizdiğimi ve her zaman yürüdüğüm yerlerde niye her zaman çizmediğimi de anlatıyordum.. evet, her zaman oralardan geçiyordum ama, çoğu kere çizmiyordum.. ilham gelmiyordu çünkü.. ilham geldiği zaman çizebiliyordum.. resim de öyle bir şey dir zaten.. şiir gibi.. ilham gelmesi lazım… Birkaç adım attım, yine Kurbağalıdere’yi çizmeye başladım.. çoğu kere aklıma gelse bile çizme isteğim uyanmıyordu.. bugün havanın güzelliği, hafif rüzgar ve bulutların şiirselliği etkiliyordu beni… Köprüye doğru ilerlerken de çiçekleri, ağaçları, köşkleri gördüm.. dere de temizleniyordu.. bulutlar küme küme uzanıyordu sonsuza kadar… İyice yaklaştım köprüye.. köprüde durmuş dereye bakanlar vardı.. araçlar da vardı…



Sonra Yoğurtçu Parkı’na girdim ve ağaç ormanıyla karşılaştım.. bulutlarla bütünleşmiş, bulutlara ulaşmış ağaç dal ve yaprakları.. göğün üstüne yürüyordu ağaçlar ve çimenlerin üzerinde de insanlar, köpekler vardı.. koşuya çıkmış gençler de vardı toprak yolda koşuyorlardı… Gölgeleri güzel güzel uzanıyordu kesme taşların üzerine.. toprak yolda da ağaçların gölgeleri vardı ve çimenlerin üzerinde de… Parktan çıktım..karşımda stadyum vardı ve ışıklarda da duran araçlar vardı ve bisikletle, motorla hızlıca gidenler vardı ve köşede de yine ağaçlar vardı…

Sonra Üsküdar’a gidene kadar resim çizmedim.. daha çok fotoğraf çektim, sonrasında resmini çizerim, diye.. fakat zaman olmuyordu çizemiyordum.. sonrasında da o resimleri siliyordum telefondan..Üsküdar sahilde kalabalık sahil, Boğaz görünümü, geçen vapurlar, motorlar, tankerler vardı ve yine eşsiz ilahi bulutlar, martılar, Boğaz dalgaları ve karşı kıyıların tarihi silüeti görünüyordu…






İlk yorum yapan siz olun