İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Prens Adalarına Doğru Resim Çizmek İçin Yola Çıktım…

Ümit Gezgin

Prens adalarına gitmek için yola çıktım..ilk önce Kalamış’a gittim.. orada kediler ve kuşlar beni bekliyordu.. alışmışlardı mama götürüyordum onlara ve beni daha parkın girişinde gördüklerinde hemen koşup geliyorlardı yanıma…

Körfeze kayalıkların oraya geldiğimde bir kedinin gölgelendiği gördüm.. mama, dedim ama oralı olmadı.. ben de kayaların üzerine koydum marketten aldığım kedi mamalarını, tavuklu ve ton balıklı vardı.. martılar bir anda üşüştüler sevinç çığlıklarıyla…Körfez sakindi ve sonra ilerledim.. Kızıltoprak’a çıkayım, dedim ve ağaçların gölgelediği geniş kaldırıma geçerek yürümeye başladım… Yoğun bulutlar vardı mavi gökyüzünde…

Kızıltoprak benzin istasyonuna doğru ilerledim.. bulutlar binaların üzerine inmişti.. maç vardı ve anneler, babalar ve çocuklar formalar giymişlerdi… Maç olduğu için stadyuma doğru, ordaki otobüs durağına değil de, Bostancı istikametine doğru ilerledim ve orada, ilerdeki otobüs durağına gidecektim… Kızıltoprak dört yol ağzıydı aslında tam ilerlediğim.. orda, köşede de yine benzin istasyonu vardı.. sonra hastaneler, alış veriş merkezleri, ayrıca tarihi büyük beyaz köşk de buradaydı.. yüzyıllara meydan okuyordu bu beyaz köşk.. ama dökülüyordu.. inşaat şirketleri de vardı binanın içinde.. keza altında da eczane vardı.. niye bakmıyorlardı bu binaya, anlamak mümkün değildi…

Ordan otobüs geldi ve bindim.. önüm sıra da yaşlı bir kadın vardı.. ona yol verdim, önden bindi.. ben de kartımda para var mıydı endişesiyle bindim.. varmış.. arka koltuğa doğru ilerledim ve azalan şarjımı da kabloyla doldurmaya başladım.. otobüslerde dolum, şark pirizleri vardı ve bu da iyi bir şeydi.. az sonra gençlerden biri “Amca ben şarj edebilir miyim, bitmek üzere de şarjım..” dedi, ona verdim.. Bostancı’da ineceğim, ona göre, dedim… Bulutlar toplanmış, Caddebostan sahilinden ilerliyordu otobüs ve zaman zaman da ben de fotoğraf çekiyordum.. sahilde yürüyenler vardı ve martılar da vardı gökyüzünde grup halinde süzülüyorlardı…

Sonunda Bostancı’da otobüsten indim.. güneş yakıyordu.. bayağı sıcaktı ortam.. insanlar adalara gitmek için ya vapur, ya motor kuyruğuna girmişti.. bazıları kartını dolduruyor, bazısı da Beltur’un kafesinde veya Caffe Nero’da oturmuş vakti beklerken telefonuna bakıp, çal çene çalıyordu çayını, kahvesini içerken ve çocuklarını oyalarken.. çocuklar da zıpır mı zıpır… Daha bir saat vardı.. ben vapurla gitmek istiyordum adalara.. bütün adaları dolaşacaktı vapur.. ben Heybeliada’da, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın adasında inecektim ve bunun için, gideyim de Bostancı sahildeki Beltur Kafe’de oturayım, resim çizeyim, diye düşündüm… Bakıyorum bir genç çift köpeği ve bavuluyla ilerliyordu.. kadın bavulu taşıyordu, adam da köpeği tutuyordu… Bulutlar kaldırımların üstüne gölgelerini düşürüyorlardı artık…

Sahildeki otoparklar da dolu.. bazı araçlar kuyruklara giriyor.. bisikletli gençler ve çocuklar neşeyle pedal çeviriyor sahilde.. akrobasi gösterilerine çıkan zıpır gençler de var… Sahile yaklaştım Bostancı’da.. iskeleye yanaşmaya çalışan tanker vardı ve uzaklarda gitmeyi düşündüğüm adalar da görünüyordu.. güzel bir manzara hissi vardı bende.. resimsel bir manzara.. bu manzaranın vatandaş ne kadar farkındaydı, bilmiyorum.. ama resim defterimi çıkararak çizmeye başladım…Gerek kara tarafında, gerek deniz tarafında bulutlarla birlikte sonsuz güzellikte manzaralar oluşuyor, martılar ve sahilde denize giren insanlarla birlikte empresyonist tablolar meydana geliyordu.. aklıma coşkuyla resim yapan Monet ve Van Gogh geldi.. bizde İbrahim Safi ve Hoca Ali Rıza da coşkuyla resimler üretmişlerdir İstanbul’da…

Denize girmenin tehlikeli ve yasak olduğu, ayrıca tabelanın da bulunduğu sahilde hurra genç insanlar denize giriyordu.. kadınlar, genç kızlar da vardı denize giren.. anlamak pek mümkün değildi.. herhalde bana bir şey olmaz, diyorlardı… Bulutlar, deniz, ufuk çizgisi ve denizin içindeki yelkenliler şiirsel görünümler oluşturuyor, denizin içinde de biri kulaç atmaya çalışıyordu… İskele sakindi.. bir de kürek kayıkları duruyordu orda bir yerde.. büyük taşlar, ilerisinde ağaçlar ve uzaklarda adalar, güzel manzaralar oluşturuyordu gökyüzündeki dalgalanan soyut bulutlarla birlikte… Durdum çizmeye başladım.. direkler, türlü ağaçlar, gölgeleri sonra ağaçların ve denizin durgun görüntüsü.. bir iki kişi de kayalıkların üzerindeydi.. yelkenliler ve tekneler de adalara doğru ilerliyordu…

Çok güzel bir görüntüydü.. bulutlar adalara doğru uçuyordu ve adeta rüzgar da geride kalan bulut gölgelerini de adalara sürüklüyor, iteliyordu.. ben de burada durmuş, kayalıkların hemen üstünden bu eşsiz manzarayı çizmeye çalışıyordum.. bu elbet empresyonist bir çizimdi.. sadece fotoğrafik görüntü değildi çizgide de derdim.. hissettiğim, gördüğüm ve düşündüğüm gibi çizmek, yorumlamak ve yaratıcı bir kimlik ve özgünlük geliştirmekti amacım… Başka bir resmim, çizimim de vardı.. adaları değil, bu sefer sahili, denize doğru uzanan çıkıntıyı ve üzerindeki türlü ağaçları, sahili ve hatta denize girip, karşısındaki kayalıklara çıkan insanları, sahildeki Beltur’un kafesini gösteriyordu bu çizim de.. ayrıca yürüyenler ve koşanlar, sonra bisiklete, motora, kay kaya, sukutura binenler, artistik hareketler yapanlar vardı sahilde…

Deniz kenarındaki kafeye gittim oturdum sonunda.. sıcak, içerisi daha sıcak.. bahçe kısmına toplanmış insanlar.. resim çizmek, kitap okumak için o kalabalığa giremezdim.. ben de daha sıcak olmasına rağmen içeriye oturdum.. bir çay aldım ve kağıtlarımı çıkararak çizmeye başladım ve çizdiklerimden bazılarını da videoyla çektim… Kalabalığı kalabalık çizgilerle bir çırpıda anlattım.. karmaşıktı zaten görüntü.. bir yığını andırıyordu, tekil bir gerçeklikten ve görünümden ziyade.. birbirine benzer bir yığın.. yoktu birinin diğerinden farkı…

Harika bir gökyüzü vardı.. deniz de o gökyüzüne eşlik ediyordu ve ben de kalkmak zorundaydım.. ada vapuru kalkacaktı ve bulutlar alçalmış ve iskele hepten görünür olmuştu.. martılar, suyun üzerinde yüzüyor, belediye yine balon patlatıcılara izin veriyor, demir mermiler kuşların kanatlarını yaralıyor, gözlerini kör ediyordu.. kimsenin de umrunda değildi bu… Resim iyi ve özgün de bu çektiğim fotoğraflar da sanat eseri gibiydi.. böyle fotoğraflar, bu kadrajlar yok denecek kadar azdı.. çerçevele duvara as, diyordum içimden… Tekrar vapura, iskeleye doğru ilerledim.. tarihi iskeleyi seviyordum.. onun fotoğraflarını çekmek ve resmini çizmek.. resim çizmek görüntüye, giderek gerçekliğe katılmak, varolduğunu duyumsamak anlamlarına da geliyordu… Yol boyunca ekilmiş, dikilmiş çiçekler, güller, şebboylar, kasımpatıları çok güzeldi.. yeşillikler de güzeldi.. insanlar ne kadar bunun farkındaydı bilmiyordum… İskeleye, vapura doğru hızlıca yürüyordum…

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin