İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

EMEKLEYEN SANAT

Kadir Uz

Sanat neden hâlâ emekliyor?

Sanatın tarihi, insanın kendisini ve dünyayı anlamlandırma çabasının da tarihidir. İnsan gördüğünü yalnızca kaydetmekle yetinmemiş; gördüğünün ardındaki anlamı aramış, görünmeyeni görünür kılmaya çalışmış, düşüncesini biçime dönüştürmüştür.


Fakat bugün sanat üzerine düşünürken başka bir soruyu sormamız gerekiyor:

Sanat gerçekten ilerliyor mu, yoksa yalnızca hareket mi ediyor?

Çünkü hareket etmek ile ilerlemek aynı şey değildir.

Bugün çok sayıda eser üretiliyor, sergiler açılıyor, yeni sanatçılar ortaya çıkıyor, farklı teknikler kullanılıyor. Sanat dünyasında büyük bir hareketlilik var.

Ancak üretimin çoğalması, düşüncenin çoğaldığı anlamına gelmez.

Yeni bir eser ortaya çıkması, mutlaka yeni bir düşüncenin ortaya çıktığı anlamına da gelmez.


Bir sanatçı yıllarca üretebilir; fakat yıllar boyunca aynı düşünsel noktada kalabilir.

İşte “Emekleyen Sanat” kavramı tam burada ortaya çıkar.

Sanat hareket ediyor olabilir.

Ama acaba ilerliyor mu?

Sanat neden emekliyor?

Sanatın emeklemesi, sanatçının üretmemesi değildir.

Tam tersine, üretim vardır.

Fakat bazen sanatçı üretimin içinde ilerlediğini düşünürken aslında kendi etrafında dolaşıyor olabilir.

Bunun ilk nedeni, sanatçının kendi sınırlarını fark etmemesi ya da fark ettiği sınırları aşmak için yeterince zorlamamasıdır.

Sanatçı bir teknik öğrenir.

Bir biçim geliştirir.

Bir ifade dili bulur.

Ve zamanla o dil ona güven vermeye başlar.

Güven ise sanat açısından her zaman ilerleme anlamına gelmez.

Çünkü sanatçının bildiği alan, aynı zamanda onun sınırı hâline gelebilir.

Sanatçı yalnızca bildiğini yapmaya başladığında, yeteneğini geliştirmek yerine mevcut yeteneğini tüketmeye başlayabilir.

Sanatçının yeteneği, yalnızca yapabildiği şeylerle değil, kendisini aşabildiği ölçüde anlam kazanır.

Sanatçı kendisini aşmayı bıraktığında, sanatı da onu aşamaz.

Üslubu bulmak mı, üslubun içinde boğulmak mı?

Sanatçının kendine özgü bir üslup geliştirmesi önemlidir.

Fakat üslup, sanat yolculuğunun son durağı değildir.

Bazen sanatçı bulduğu üslubun içinde öylesine rahat eder ki artık o üslubu geliştirmek yerine onu tekrar etmeye başlar.

Konu değişir.

Tuval değişir.

Eserin adı değişir.

Fakat sanatçının düşünme biçimi değişmez.

Bir süre sonra sanatçı yeni bir eser üretmekten çok, kendi eski eserinin başka bir versiyonunu üretmeye başlar.

Burada çok önemli bir ayrım vardır:

Tutarlılık başka, tekrar başka şeydir.

Tutarlılık, sanatçının değişirken kendi kimliğini korumasıdır.

Tekrar ise değişmeden kendisini yeniden üretmesidir.

Bu nedenle üslubun gerçek sınavı, ne kadar tanınabilir olduğu değil, ne kadar farklı düşünceyi taşıyabildiğidir.

Üslup sanatçının hareket alanını genişletmelidir; onu daraltmamalıdır.

Bir sanat dili doğadan figüre, kentten soyutlamaya, gerçeklikten düşünsel bir kurguya kadar farklı alanlarda yeniden kurulabiliyorsa, o dil artık yalnızca bir biçim değildir.

Yaşayan bir ifade aracıdır.

Aynı piksel yaklaşımı gibi. Yalnızca belirli bir konuya bağlanmak zorunda değildir. Doğa çalışmalarında başka, figüratif kompozisyonlarda başka, kent görüntülerinde başka bir biçimde kurulabilir.

Böylece piksel, sanatçıyı aynı görüntüyü üretmeye zorlayan bir kalıp olmaktan çıkar; farklı düşünceleri taşıyabilen bir dile dönüşür.

Bir üslubun özgürlüğü, kendisini kaç kez tekrar edebildiğinde değil, kaç farklı düşünceye dönüşebildiğinde ortaya çıkar.

Tekrarı üslup sanmak

Sanatın emeklemesindeki en önemli sorunlardan biri de tekrarın zamanla üslup olarak kabul edilmesidir.

Sanatçı kendi tekrarını sorgulamazsa, aynı şeyi farklı biçimlerde yapmayı gelişim zannedebilir.

Çevresindeki sanat ortamı da bu tekrarı sürekli olarak onaylıyorsa, sınır daha da görünmez hâle gelir.

Böylece sanatçı aynı yerde dururken ilerlediğini düşünebilir.

Çünkü eser sayısı artmaktadır.

Fakat eser sayısının artması ile sanatın düşünsel sınırlarının genişlemesi aynı şey değildir.

Tekrar sorgulanmadığında gelişim sanılır.

Sanatçı için belki de en zor soru şudur:

“Ben gerçekten yeni bir şey mi söylüyorum, yoksa daha önce söylediğimi yeniden mi söylüyorum?”

Bu soru sanatçıyı rahatsız edebilir.

Ama bazen sanatın ilerlemesi için önce sanatçının kendi rahatlığının bozulması gerekir.

Kopyayı özgünlük sanmak

Sanatın emeklemesinin başka bir nedeni de kopyanın özgünlükle karıştırılmasıdır.

Bir sanatçı başka bir sanatçıdan etkilenebilir.

Sanat tarihi zaten sanatçıların birbirlerinden öğrenmeleriyle de gelişmiştir.

Fakat etkilenmek ile kopyalamak aynı şey değildir.

Bir sanatçı başkasının biçimini, kompozisyonunu, renk anlayışını veya görsel dilini kendi düşüncesinde dönüştürmeden kullanıyorsa, ortaya yeni bir sanat dili çıkmış olmaz.

Özgünlük, başkasının yaptığını yeniden yapmak değil; alınan birikimi kendi düşüncen içinde dönüştürebilmektir.

Sanatçı başkasının yolundan yürüyebilir.

Fakat o yol üzerinde yürümeye devam etmek, kendi yolunu açmak değildir.

Bu nedenle sanatın ilerlemesi için yalnızca yeni sanatçılara değil, yeni düşüncelere de ihtiyaç vardır.

Bilgi olmadan özgünlük mümkün mü?

Özgünlük yalnızca farklı görünmek değildir.

Bir şeyi alışılmışın dışında yapmak, onu kendiliğinden özgün hâle getirmez.

Sanatçı önce neyin daha önce yapıldığını bilmelidir.

Sanat tarihini, düşünce tarihini, farklı sanatçıların arayışlarını ve kullandıkları yöntemleri bilmelidir.

Çünkü insan bilmediği bir şeyi ilk kez kendisinin bulduğunu sanabilir.

Daha önce söylenmiş bir sözü, ilk kez kendisinin söylediğini düşünebilir.

Bu nedenle bilgi sanatçının özgürlüğünü azaltmaz.

Tam tersine, kendi sınırlarını görebilmesini sağlar.

İnsan bilmediği sınırı aşamaz.

Sanatçı da bilmediği sanat tarihinin içinde kendi özgünlüğünü tam olarak ölçemez.

Teknik başarı sanatın ilerlemesi midir?

Teknik önemlidir.

İyi teknik olmadan sanatçının düşüncesini gerçekleştirmesi zorlaşabilir.

Fakat teknik, sanatın tamamı değildir.

Bir sanatçı çok iyi resim yapabilir.

Kusursuz bir yüzey oluşturabilir.

İnanılmaz derecede gerçekçi bir figür ortaya koyabilir.

Ancak bütün bu becerilerin sonunda eser yeni bir düşünce taşımıyorsa, teknik başarı tek başına sanatsal ilerleme değildir.

Çünkü teknik bize nasıl yapıldığını gösterir.

Sanat ise aynı zamanda neden yapıldığını sordurur.

Teknik sanatın aracıdır.

Düşünce ise o aracın nereye gideceğini belirler.

Sanatın ayağa kalkması, tekniğin düşünceyle birleştiği yerde başlar.

Sanat eleştirisi nerede?

Sanatçının kendisini sorgulaması kadar, sanatın dışarıdan sorgulanması da gerekir.

Çünkü sanatçı her zaman kendi eserinin tarafsız gözlemcisi olamaz.

İşte burada eleştiri devreye girer.

Gerçek eleştirinin görevi yalnızca eseri övmek değildir.

Eleştiri gerektiğinde şu soruları sorabilmelidir:

Bu gerçekten özgün mü?

Bu üslup gelişiyor mu, yoksa tekrar mı ediyor?

Bu düşünce sanatçıya mı ait?

Eser gerçekten yeni bir şey söylüyor mu?

Bu sorular sorulmadığında sanatçı kendi üretiminin içinde yalnız kalabilir.

Kendi tekrarını üslup,

kendi sınırını başarı,

kendi görünürlüğünü değer olarak görmeye başlayabilir.

Gerçek eleştiri ise sanatçının karşısına bir ayna koyar.

O aynanın amacı sanatçıyı küçültmek değil, kendisini daha açık görebilmesini sağlamaktır.

Çünkü eleştiri yoksa sanatçı bazen kendi sesini yankısıyla karıştırabilir.

Sanatın çevresi de bu emeklemenin bir parçasıdır

Sanatın emeklemesini yalnızca sanatçıya bağlamak kolaycılık olur.

Sanatçının içinde bulunduğu eğitim, eleştiri, sergi, galeri, kurum, piyasa ve izleyici ortamı da sanatın nasıl ilerleyeceğini etkiler.

Eğer bir ortam sürekli görünürlüğü düşüncenin önüne koyuyorsa, tekrarları sorgulamıyorsa ve her farklı görüntüyü özgünlük olarak kabul ediyorsa, sanatçının kendisini aşması zorlaşabilir.

Böyle bir ortamda üretim devam eder.

Hatta çok daha fazla üretim olabilir.

Fakat yine aynı soruya dönmek gerekir:

Üretim artıyor olabilir; peki sanatın sınırları genişliyor mu?

Çünkü çok eser yapmak başka,

sanatın sınırlarını genişletmek başka şeydir.

Sanat ne zaman yürümeye başlar?

Sanat, sanatçı kendi bulduğuyla yetinmediğinde yürümeye başlar.

Kendi üslubunu bile sorgulayabildiğinde…

Başkasından aldığı şeyi dönüştürebildiğinde…

Bilmediğini araştırdığında…

Tekniğini düşüncesinin hizmetine verdiğinde…

Kendisini tekrar etmekten çekindiğinde…

Ve en önemlisi, kendi sınırını sanatın sınırı olarak kabul etmediğinde.

Sanatın gelişmesi, her yeni eserin öncekinden tamamen farklı olması demek değildir.

Asıl gelişme, sanatçının her yeni çalışmada düşüncesini biraz daha ileri taşıyabilmesidir.

Çünkü sanatın asıl hareketi yalnızca tuval üzerinde gerçekleşmez.

Asıl hareket, sanatçının zihninde gerçekleşir.

Emekleyen sanattan yürüyen sanata

Sanatın emeklemesini küçümsemek değil, neden hâlâ emeklediğini anlamak gerekir.

Çünkü emeklemek sanatın başlangıcında doğal olabilir.

Fakat yıllarca aynı yerde kalmak gelişim değildir.

Kopyayı özgünlük sanmak gelişim değildir.

Tekrarı üslup sanmak gelişim değildir.

Teknik başarıyı düşünsel ilerleme sanmak gelişim değildir.

Kendi sınırını sanatın sınırı kabul etmek de gelişim değildir.

Sanatın yürüyebilmesi için önce kendisini sorgulaması gerekir.

Sanatçı kendisini.

Eleştirmen sanatı.

Eğitim sistemi yöntemlerini.

Sanat ortamı değer ölçülerini.

İzleyici ise gördüğü şey karşısındaki kabullerini…

Çünkü sanatın gerçek ilerlemesi yalnızca daha fazla eser üretmekle değil, daha fazla düşünmekle mümkündür.

Belki de bugün sanatın en büyük ihtiyacı yeni bir akım, yeni bir moda ya da yeni bir görüntü değildir.

Kendi kendisine dürüstçe soru sorabilme cesaretidir.

Sanat ancak o zaman emeklemekten vazgeçip yürümeye başlayabilir.

Ve yürüyen sanat yalnızca ilerleyen sanat değildir.

İnsanı da düşünmeye doğru yürüten sanattır. 

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin