İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Akşam alacasında vitrinlere bakarak ilerliyordum… Akmar Pasajı’nda Nermin hocam ve kızı Asena ile karşılaştım…

Ümit Gezgin

Kadıköy çarşı içindeydim ve bir kafeye oturmadan önce vitrinlere bakayım, sonra sahaflardan ilgilendiğim kitap varsa alayım, diye düşünerek ilerliyordum.. tarihi kiliseler, çeşmeler vardı Kadıköy merkezde.. otobüs durağı da alabildiğine kalabalıktı.. ayrıca çarşıya girerken solda makarnacı, sağda da simitçi vardı.. neonları ışıl ışıldı…

Akmar Pasajına doğru ilerledim.. daha öncesinde Prof. Dr. Nermin Özcan Özer hocamızı ve kızı, Münih Üniversitesi’nde mastır yapan Asena Özer‘i Güven Kırtasiye’de görmüştüm.. şimdi de Akmar Sahaf Pasaj’da karşılaşıyorduk.. ayaküstü sohbet ettik.. Asena önümüzdeki hafta Münih’e dönecekti ve orada okuluna devam edecek, bu sene mastırını bitirecekti.. ve doktora yapmayı şimdiden düşünüyordu…

Daha sonra Simit Sarayı’nda oturduk Nermin hoca ve Asena ile.. Onlar da kalemlik bakıyorlardı Asena’ya.. daha sonra da bilgisayar çarşısına gideceklerdi.. Yazıcıoğlu Han’da bilgisayarcılar vardı… Ben de otobüs durağına yürüdüm.. daha öncesinde bir iki kitaba daha bakayım, dedim.. kafeler, barlar dolmaya başlamış.. akşam olunca daha çok üniversite öğrencileri, genç işçiler, gençkin kendini genç hissedenler ve yaşlılardan bazıları kendilerini buralara vurmuşlardı.. kırtasiyeler de dolup dolup boşalıyordu okullar açılmış ve açılmaya da devam ediyordu…

Durağa yürüdüm.. yağmur bulutları toplanmıştı.. ha yağdı ha yağacak, diyordu bazıları.. durakta bekleyen yaşlı biri kendi kendine söyleniyordu.. nereye gidiyor bu insanlar böyle ve buralarda bu saatte ne işleri var, diyordum içimden.. benim ne işim varsa, onların da aynı işleri vardır, diyordum da.. bu mümkün değildi.. ben resim çizmek, kitap almak, okumak, fotoğraf çekmek, video çekmek, düşünmek, yazmak.. için buralardaydım.. yürüyerek de taa Fenerbahçe’den, Feneryolu’ndan buralara gelmiştim.. bunların böyle bir derdi tasası yoktu ki.. birkaç eylem için yaşıyorlardı sadece…

Altıyol’un orası, yukarı Bahariye Caddesi’ne çıkan, nostaljik tramvaylı cadde fazla kalabalık değildi.. demek ki insanlar evlerinin yolunu tutmuşlardı.. kala kala cadde ve özellikle sokak araları gençlere kalıyordu.. onlar da gençliklerinin aleviyle geç saatlere kadar buralarda takılıyorlar, arkadaşlarıyla lak lak yapıyorlar, olgunlaşmanın, iletişim kurmanın yollarını, yöntemlerini öğreniyorlardı…

Kapalı ve kasvetli ara sokakları da görüyordum otobüsle giderken.. sonra yirmi dört saat gibi açık büfeler, pastaneler, fırınlar vardı.. yeme, içme çok önemli olduğu için buralar iş yapıyor, buraları işletenler de çok para kazanıyor ve zengin oluyordu.. sonra durmadan biriktiriyor biriktiriyordu buraların sahipleri bu kazandıkları bolca paraları ve sonra da bunları yatırıma dönüştürüyorlardı.. ya sonra…

Her renkten neon yanıyor, akşam alacası havaya tuhaf bir görünüm katıyordu.. insanlar akşam olunca biraz daha mı hüzünleniyor ve yalnızlaşıyorlardı, pek bilinmez.. ben ara sıra öyle hissediyordum.. belki bunun yaşla başla da alakası vardı.. sonra bugün Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nden İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü, bölüm başkanı ve hocamız, eski Mimar Sinan Üniversitesi Rektörü: Prof. Dr. İsmet Vildan Alptekin hocamızı yitirmiştik.. o da biraz hüzün katmıştı bakışlarıma, yorumlarıma.. işte ölüm, her şeyin ötesinde bir gerçeklik olarak aramızda yaşıyordu ve bizler başka bir şey yapamıyorduk vah vah! demekten…

Otobüsün penceresinden Kuşdili’nin oraya ve oradan da Yoğurtçu Parkı’nın bulunduğu ve çevresinde mütevazi de olsa geçmişten gelen, Kurbağalıdere köşklerinin bulunduğu yere bakıyordum.. gökyüzü kül rengine dönüşmeye başlamıştı.. akşam, ilerleyen vakitlerde yağmur yağacaktı belki de.. sonra anladım ki, evet, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı ilerleyen vakitlerde…

Trafik sıkışmaya başlamıştı yapma feneri ve stadyumu görünce.. ışıklar da her tarafa dağılıyor, fantastik ve sürreal görüntüler oluşturarak bana, sürreal tabloları, sanat eserlerini çağrıştırıyordu.. farklı açılardan yüzeye bakınca birçok yerden gelen ışıklar, başka başka renkler ve dağılan biçimler.. dünyaya karşı algımızı, düşüncemizi değiştiriyordu.. hayat da böyle bir şey değil miydi.. herkesin kendine göre bir algısı, düşüncesi, duygusu vardı ve ölüm gelince de her şey dağılıyordu işte.. işte İsmet hoca da seksek küsur yaşında birden bire aramızdan ayrıldı.. oysa son zamanlarda çok iyiydi…

Kızıltoprak’a geldim.. dükkanların vitrinleri ışıklarla parlamış, ne sattığı, neci olduğu çok iyi anlaşılır olmuştu.. gündüz gözüyle tam algılanmayan görüntüler, gece olunca pırıl pırıl ortaya çıkmıştı.. onlarınki belirgin oluyordu ışıklarla çünkü.. göz odaklanıyor ve daha iyi anlıyordu.. Battaniye 500 tl yazıyordu bir dükkanda.. oranın Kurutemizlemeci olduğunu anlıyordun.. sonra bir büfe olduğunu daha iyi görüyordun.. Arçelik bayi olduğunu.. Eczane’nin ve İstikbal Mobilya’cının bulunduğunu…

Akşam birçok şeyi gizlerken, bazılarını da daha belirgin açığa vuruyordu…

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin