Dr. Tuncay Gezgin
Az girmedim içine Ragıp Paşa kütüphanesinin. Doksanlı yılların ortalarında. Sonra bir restorasyona alındı. Alınış o alınış. Çeyrek yüzyıldır kapısının açıldığı yok. Geçenlerde önünden geçtim. Aynı mahzun hal. Demir kapı kapalı. Kapı önünde pis bir su birikintisi, çerçöp, izmaritler.

Cephesindeki dükkanlar çantacı, çekirdekçi, gözlükçü….Kapısına inen çift taraflı merdivenlerden sol taraftakini işgal etmiş biri. Ragıp Paşa türbesine açılan pencere tenekeyle kapalı. İyi ki kapalı. Bir ara açıktı. Sanırım üç beş sene öncesine kadar. Esnaf çöp kovasını, paspasını, kirli sulu leğenini oraya koyar, kendi de kıçını türbeye doğru dayayarak sigara tüttürürdü.

Küçük avlusunu geçerken bir cennet bahçesinde gibi neşeli olur, günahsız hissederdim kendimi. Kütüphaneci gözlüklü bir kadındı. Giriş holündeki odasının karanlığında onu belli belirsiz görürdüm. İçersini çoğu zaman boş bulurdum. Bazen bir iki kişi olurdu. Hafif loş ve serindi. Ne güzel bir serinlik ve loşluğu vardı. Büyük masalar konmuştu pencere kenarlarına. Saatlerce okumak isteyerek otururdum. Öyle serindi ki yarım saat geçmeden üşümeye başlardım. O zaman okumayı bırakır, her detayına göz gezdirerek kütüphaneyi seyre dalardım. Onlarca defa yapmış olsam da bıkmadan. Neyi seyrederdim?

Kubbelere, kemerlere, sütunlara mı bakardım? Duvarlarda renkli, desenli çinilere, hatlara… Ortadaki büyük kubbenin altında süslü pirinç parmaklıklarda oyalanırdı gözlerim. Onun arkasında zorlukla seçilen kitap dolaplarına, büyük hazineler barındırdıkları düşüncesiyle, daldığım olurdu. Doğrusu böyle tek tek değil onların hepsi, sonra kütüphanenin loşluğu, serinliği, sessizliği, bahçeden gelen tabiat kokusu, havada dolaşan tarih ve edebiyat duygusu… hepsinin karışıp içiçe geçtiği bir şeyi….
Koca Ragıp Paşa devlette üst düzey görevlerde bulunmuş, sadrazamlık yapmıştı. Bir eğitimciydi. Bir ilim adamıydı. Çeşitli konularda birçok eser yazmıştı. Usta bir şairdi. 1763’te hizmete açılan kütüphanesi, beraberindeki sıbyan mektebi, hazire, türbe, çeşme, dükkanlarıyla küçük bir külliye aslında.
Kütüphaneden ayrılırken her defasında ziyaret etmeyi ihmal etmediğim türbesi, küçük, şirin avlunun bir köşesinde, zarif kafesi ve açmış çiçekleriyle son şiiri gibiydi Koca Ragıp Paşa’nın.
Bu türbe ve kütüphane, Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” isimli romanında, roman kahramanı Adnan’ın sahtelikten kaçış, kendi değerlerine kavuşma mekanıdır. Adnan, “Hidayet’in konağında tunçlu koltukların, sırmalı kitapların, tek gözlüklerin, yemek listelerinin sahte, yalınkat, boyadan ibaret Avrupa’sından…bıktıkça..Koca Ragıp lahdinin içindeki gizli Şark’a kaçardı.”
Süleyman Nazif de bir makalesinde, İstanbul şehrini bilme, dolayısıyla kendi değerlerini tanıma noktasında büyük değer atfetmiştir Koca Ragıp Paşa kütüphanesine; “Ey kâri! İstanbullu veya başka yerli, nereli olursan ol. Eğer Koca Ragıp Paşa Kütüphanesini ziyaret etmemiş, eğer burada birkaç saat temaşa ve murakabe ve tehassüsle vakit geçirmemişsen muhakkak bil ki, bu belde-i tayyibenin büsbütün yabancısı ve en büyük cahilisin!”
Merak etmemek imkansız. Niçin bu küçük yapı onlarca yıldır açılamadı hâlâ ? Acaba Koca Ragıp Kütüphanesi kütüphane olarak kalacak mı? Yoksa, civarda koca koca kütüphaneler var bahanesiyle, falanca bir üniversitenin filence enstitüsü olarak ona, güya, bir paye mi verilecek? Yahut daha kötüsü…
Her önünden geçişte beni mıknatıs gibi çeken bu kütüphane o zaman aklımdan tamamıyla çıkacaktır işte.






İlk yorum yapan siz olun