Ümit Gezgin
Gökyüzüne baktığımda masmavi bir renk gördüm.. bu rengi, yani gökyüzü mavisini resimlerimde de kullanıyordum.. sonra kafede oturan insanların kendi dertlerine gömüldüklerini, telefonlarından da başlarını kaldırarak gökyüzüne bakmadıklarını farkettim…





Bozuk kaldırımlardan yukarıya doğru gidiyordum.. ağaçlar kaldırımlara sarkıyordu.. yeni yapılan apartmanların bahçesine dikilen ağaçlar bile artık büyümüş, kocaman olmuşlardı.. önlerinden geçen gençler ne ağaçların ne de apartmanların farkında değillerdi.. kapıcıları apartmanların kös kös gelip geçene bakıyor, kafalarındaki modele uymayanlara içlerinden küfrediyorlardı… Yaşlı, iki büklüm kadın gidiyordu önümde.. gençler de zıpkın gibi geçiyorlardı yanlarından yaşlı teyzenin suratına bakmadan.. biraz da küçümsüyorlardı yaşlıları… Güneş de yükselmeye başlamış, binaların sahte yüzleri belirgin bir şekilde sokağa dökülmüştü.. ya arabalar.. onlar da metalin soğuk yüzüyle gölgelerini veriyorlardı bozuk kaldırımlar üstüne.. köpek dışkılarını kapatıyorlardı bu karanlık gölgelerle…



Dalyan sahile indim.. güneş parlamaya gökyüzü ortasında başlamıştı.. deniz sisin içindeydi ve adalar sisin gölgesinde kaybolmuştu.. çimenlere oturanlar, çaylarını kahvelerini içerken, belediyenin küçük büfesinin önünde kuyrukta bekleyenler vardı.. ağaçların gölgeleri çimenleri ayıran parke taşlı yolda uzuyor, köpekler sevinç çığlıkları içinde çimenlerin üzerinde koşuyordu… Dalyan sahilden, çiçeklere, böceklere, ağaçlara, dallara, yapraklara.. çimenlere, güneşe dönerek yayılmış insanlara bakarak ilerliyor ve hem fotoğraf çekerek ve hem de resim çizerek ilerliyordum.. benden başka resim çizen yoktu.. o kadar sanat öğrencisi ve resim öğretmeni vardı ve bunların hiçbiri dışarda resim çizmiyordu.. denize baktım.. sis artmış, insanlar sahilde dolaşıyor ve denizin içindeki tekneler, yelkenliler kaybolup gitmişti…





Portakal rengi koşu yolundan ilerliyordum.. sağlı sollu ağaçlar vardı.. genç yaşlı ağaçlar.. dökülmüş yerlere yapraklar.. hala dökülen, daha doğrusu süzülen yapraklar.. çimenlerin içinde sararmış olanlar da vardı, parlak yeşilli göz alanlar da.. lüks evler de var sahile doğru.. bir zamanlar yalıların, lüks yazlık evlerin önlerine kadar gelirmiş deniz.. şimdilerde önünden yürüyüş yolu geçiyor, koşu yolu geçiyor, gezi yolu düşüyor ve sahil, kumlu sahil geçiyor.. Kasım ayında denize girenleri görünce şaşırıyorum ben de.. adalara bakıyorum.. çok uzaklarda kalmış adalar.. özellikle sisli puslu bir havada, iyisinden kaybolup gidiyor.. deniz çarşaf gibi.. yeni dikilmiş ağaçlar da var.. sakin yürüyen insanlar, banklara oturmuş telefonlarına bakanlara bakıyorlar.. gökyüzünde süzülen martılar ve hırçın kargalar zaman zaman kavgaya tutuşuyorlar.. tarihi köşkün oraya kadar gitmiştim..Caddebostan.. orada bir zamanlar dönemin meşhur paşalarından biri tarafından yaptırılmıştı.. kale gibi bir köşktü.. zamanında da deniz ayaklarına kadar geliyormuş.. şimdi, özellikle yazları gençlerin önündeki yeşil alanda yayıldıkları, sohbet edip sosyalleştikleri bir alana dönüşmüş…











Bir çay içeyim, diye düşündüm.. kafeye oturacaktım belediyenin ve denize bakarak da resim yapacaktım.. resim çizmeye başladım.. çizdiklerimi de boyamaya başladım.. yanımda taşıdığım kitapları da çıkardım, arada okurum, diye..yaptığım resimlerden birini de resimlerimi beğenen beni resim yaparken izleyen, resim sever kadınlardan birine hediye ettim.. resim yaptıktan sonra kalktım ve geri döndüm.. tekrar Dalyan sahile doğru Caddebostan’tan ilerlemeye başladım.. saat öğleden sonra geliyordu.. evlere bakarak geri dönüyordum.. güneş gölgeleri de uzattıkça uzatıyordu.. çimenlere oturup sohbet edenler, çocuklarını gezdirenler, köpeklerini dolaştıranlar da vardı..resimsel manzaralar vardı ve durup durup resim çiziyor, olmadı fotoğraflar çekiyordum…





Sonra ara yollara saptım.. eve doğru ilerliyordum.. burada ağaçlar da yaşlı çıkıyordu karşıma.. yaşlı insanlar görüyordum kıyıda köşede, bir bahçe duvarına oturmuş, yorgunluğunu gideren ve karamsar karamsar düşünen.. boşluğa bakar gibi duran.. yaşlı ve sanki çaresiz gibi görünen insanlar..çevremdeki apartmanlarda kimler yaşıyor, diye geliyordu aklıma.. buralarda.. yeni yapılan, yeniden dönüştürülmeyi bekleyen apartmanlar.. yaşlılar, gençler, kadınlar erkekler, çocuklar, bebekler.. televizyonların, internetlerin karşısında yaşayan insanlar.. düzenli, geniş kaldırımlarda nesnelerin gölgeleri uzuyordu.. güneş battıkça daha çok gölge.. gölgeler resim için de renkler için de faydalı bir şeydi.. akşam alacası başlamıştı.. gölgeler kaybolmaya başlamıştı.. kaldırımı sadece insanlar, ağaçlar değil, motorlar da istila etmişti.. son zamanlarda motor sayısı da şehirde durmadan artıyordu.. Feneryolu ışıklara çıktım.. kalabalık bir kütle bana doğru geliyordu, sanki ezip geçeceklerdi insanları.. öylesine haldır huldur yürüyorlardı…





Işıklarda durdum, bir iki fotoğraf çektim..bulutlar parlaktı.. mavilik üstte kalmıştı ve kuşlar uçuyordu sakin bir şekilde.. Bağdat Caddesi doluydu.. bir sürü de motor vardı.. sorumsuz sürücülerin kullandığı.. zaten caddenin yolları bozuk, çukurlar var.. bunlar neyine güveniyordu böyle, diyordum içimden.. böyle hızlı gidiyorlar, sorumsuzca sürüyorlar motorlarını.. bayraklar vardı, ağaçlar uzamış, Feneryolu Sitesi karşıda, eski bir bina ve yeni binalar da vardı yanında yöresinde yükselen.. akşam iyisinden yaklaşmış, mavilik de kaybolmaya başlamıştı.. beyaz köşke bakarak ilerliyordum.. sonra yürümeye başladım.. hava koyulaşmış, koyu gölgeler yerleri işgal etmiş, gölgeler daha da koyulaşmıştı.. koyu gölgeler, sarı ışıklar ve koyu mavi gökyüzü altında yükselen ilerde gökdelenleri gördüm.. farları gözümü alıyordu arabaların.. içindeki dalgın sürücüler nereye gittiklerini de bilmedikleri bir şekilde ilerliyordu Bağdat Caddesi’nde…




İlerde, Selamiçeşme’nin orda yeni bir Caffe Nero açılmıştı ve rahat koltukları, ev gibi düzenlenmiş iç mimarisi vardı ve hizmet kalitesi de iyiydi.. bazı işletmeler bu kaliteyi tutturamıyordu.. orada hem yazıyor, hem kitap okuyup resimler yapıyordum.. oturdum bir müddet, sonra çıkıp geriye doğru yürüdüm, Fenerbahçe sahile doğru, ev oradaydı ve saat sekizden önce evde olmak istiyordum.. direklerin ışıkları sarıydı ve yollar, kaldırımlar da sararmıştı adeta.. Kasım ayındaydık ve havalar iyi gidiyordu.. akşamın sekizine geliyordu saat.. insanların yüzlerine, beden ve elbiselerine bakarak ilerliyordum.. onlar da beni görüyorlardı ve onların da benim hakkımda kendilerine göre düşünceleri vardı.. hep birbirimizi görüyor ve gözlerimizi kaçırıyorduk birbirimizden.. tanımıyorduk birbirimizi.. doğrusu tanımak da istemiyorduk.. köşeye, yine ışıklara geldiğimde yürüyenler, bekleyenler, oturanlar gördüm.. her tür renkte ışık vardı ve sarı kaldırımlara vuruyor, insanların yüzlerini de belirsiz bir şekilde aydınlatıyor, karakterleri gizliyordu.. zaten insan kendi karakterini bilmiyor, karşısındakiyle kıyaslayarak belki kendini anlamlandırıyordu.. herkes aynı şekilde düşünmediğine göre.. bu kalabalık insanların her biri başka şeyler düşünerek, orda öylece var oluyorlardı…






İlk yorum yapan siz olun