İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Işıklı Öykü…

Sevim 💎 Elmas

Elif alışkın eller ile ışığı kapattı. O kadar uyarmasına rağmen Ayşe teyze yine ışığı açık bırakıp gitmişti. Açık kalmasına gerek yoktu ki. O karanlıkta da gören gözlere sahipti. Kör olmak böyle yetenekleri de beraberinde getiriyordu. O neyseki şanslıydı sonradan kör olduğu için dünyayı görme fırsatına erişmişti. Ya doğuştan kör olsaydı.
Çuçu ayaklarına sürtündü, galiba karnı acıktı diye düşündü, bu sıralar normalden daha fazla yemeğe başlamıştı. Hem kör, hem de yalnız olmak, kedisi Çuçu ile bağını daha da güçlendirmesine yol açmış, adeta her anları birlikte geçmeye başlamıştı.

Elif meşhur bir sanatçıydı. Güzel sanatları bitirdikten sonra katıldığı yarışmaları birincilik ile kazandıkça tanınmış, çok beğenilen eserleri şu anda bir çok kişinin dünyasına eşlik ediyordu. Kapalı çarşıda Ermeni ustasından göre göre geliştirdiği tekniği çok önemli kişilere çok farklı sanat eseri tabir edilecek tarzda özgün eserler yaratmasına imkan tanımıştı. Kimsenin yapamadığı çalışmalar ona gelirdi. O gelişkin sezgileri ile hem müşterinin ne istediğini anlar, hem de onu neyin mutlu edeceğini hissettiği için yaratıcılık ile yaptığı dokunuşlar çıtayı öyle bir noktaya çıkarırdı ki, bu yetenekleri onun ününün gittikçe yayılmasına sebep olmuştu. İşini çok severek yapıyordu. Her bir eseri ile sanki ölüp, bambaşka bir kişi olarak yeniden doğuyordu. Eserlerini doğururken, sahiplerinin parçaları ile bütünleşerek çoğalıyor ve genişliyordu sanki .

Körlük hikayesi de tam buradan çıkmıştı. Babasından geçen Glokom rahatsızlığı sinsice ilerlemiş, sürekli ince detay yaptığı çalışmalar gözünü de aşırı yorduğu için çok hızlı bir şekilde dönüşü olmayan bu yola girmesine sebep olmuştu.

Şikayetçi değildi, hayatında yapmak istediği herşeyi gerçekleştirmişti, mutluydu, sanki körlüğü zorunlu bir tatil gibi, hayatında ilk defa yalnız kalmasına imkan tanımıştı. Bu durum onu sürekli içinde yaşamak zorunda olduğu kalabalıktan çekip çıkarıp, kendiyle kalmasını sağlamış, ona içindeki kalabalıklarla tanışmasına fırsat vermişti.

Çok zengin bir iç dünyası vardı. Yıllarca biriktirdiği yaşanmışlık, onları derinden içselleştirmesi ile içinde öyle bir zenginlik yaratmıştı ki hiç bir şekilde sıkılmadığı gibi yalnızlığından çok mutluydu.

Hatta neredeyse körlüğüne şükredecekti. Ayrıca bu yalnızlık yolculuğuna eşlik eden düşünceleri, onun hayatı yaşarken içinde yaşattığı ve derine inemediği için bilinçaltı yaptığı konuları da su yüzüne çıkartmış. Böylelikle ölmeden önce yapmak istediği son şeyleri de netleştirmişti.

Evet dışardan o kadar muhteşem görünen hayatının içinde çok derin sırlar saklıydı. Normalde geriye ittiği için inceden sızlayan ama içine döndükçe engel olamadığı bir güçte kendini hissettiren sırlar. Belki de bugün ki gerçekliğini yaratan, bu kadar ünlü bir sanatçı olmasını sağlayan tam da bu sırlardı. Ve içten içe düşündüğünde belki de teşekkür etmesi gerekirdi geçmişine, ama yıllarca herkesten gizlediği o sırrı böyle bir hayata evirmesi de onun başarısıydı.

Dolayısıyla bugün durduğu gerçeklikte hangisini tercih ederdi bilinmez ama şu anda yadsınamaz bir şekilde gün yüzüne çıkmıştı ve artık bu sır ile ilgili bir şeyler yapmak konusunda kesin kararlıydı.
Özellikle de ölmeden önce. Yoksa gözü açık gidecekti, kör bir insan olarak. Bu çok ironikti onun için, dış gözü kapandığında sanki iç gözü açılmış ve hayatı ile ilgili gerçekleri çok daha derinden ve net bir şekilde görmeye başlamıştı. O kadar ünlü olduğu dönem de bile ne istediğini bu kadar net bilmiyordu. Şu anda ise çok netti. Ona çocukluğunda tecavüz eden, Rafet abi denilen o iğrenç tacizci halasının oğlunu öldürmeliydi. Bu dünyada böyle bir insanın yaşamaya hakkı yoktu. Bu arada da kimbilir daha kaç kız çocuğuna bir şeyler yapmıştı. O yüzden o da sorumluydu tüm bunlardan, daha önce harekete geçemediği içinde aslında çok kızıyordu kendine. Yaşadıkları ile ilgili öyle büyük bir utanç duyuyordu ki bu duyduğu derin duyguları taşımakta zorlandığı için, üstünü o kadar ustaca ve üst üste toprak atarak örtmüştü ki ancak şimdi kör olduğu gerçeklikte gün yüzüne çıkabiliyordu. Belki o yüzden bu kadar netti, o yüzden bu kadar çok istiyordu onu cezalandırmayı ve bu dünyadaki izini, yaptığı tüm pisliklerle silip atmayı.

Zaten hiç çocuğu yoktu ve ihtiyacı olan tüm bölgelere Atatürk adına yaptırdığı okullar bitmek üzereydi. Varını yoğunu harcamıştı bu uğurda, yeter ki bir faydası olsun istiyordu kız çocuklarına, onların okumasına bilinçlenmesine ve kimseye muhtaç kalmadan özgürce yaşamalarına vesile olmak istiyordu, herkes onun kadar şanslı olmayabilirdi veya böyle yetenekler ile doğmamış olabilirdi.

Tam da bu yüzden yakalanmak bile umurunda değildi. Sanki içinde bir tarafı artık bu yükü taşımaya gücü yetmediği için içten içe yakalanmayı da çok istiyordu. Zaten kördü son günlerini ha evde ha koğuşta geçirseydi ne farkederdi ki.

Ama bu yükle ölmek istemiyordu o yüzden de çok netti. Günlerini bu ölümü büyük bir zevkle inceden inceye planlamak ile geçiriyordu. Yıllardır içinde biriken tüm duygular açığa çıkmış, yaşadıklarını bastırdıkça bu kadar güçlenmiş olması onu da çok şaşırtmıştı. Herşeyden çok istiyordu, onu öldürmeyi belki tek pişmanlığı ölürken yüzündeki ifadeyi göremeyecek olmasıydı. Ama tam da kör olduğu için onun tüm yaşadığı duyguları iliklerine kadar hissedecekti. İşte bu ölmeden önceki son arzusuydu. Böyle bir kötü, kazanmamalıydı. Yıllar önce o masum kız çocuğuna yaptığı bu iğrençlikle yüzleşmeli ve nasıl bir duygu olduğunu tatmalıydı zaten planı da bu yöndeydi.

Ters köşe bir intihar cinayeti planlıyordu, onun toplumdaki itibarını yerle bir edecek, onun ipliğini pazara çıkaracak bir cinayet kim olduğunu, nasıl iğrenç bir varlık olduğunu herkes bilecekti ki ibret olsundu cümle aleme. Bir daha kimse cesaret edemesin ve böyle bir yükü kimse kimseye yüklemesin diye.

Sürekli hatırlamak istemediği anılar daha güçlü bir şekilde aklına geliyordu. O çok sevdiği kişinin onun masumiyetini nasıl kullandığı onu nasıl utanç içindeki duygular ile başbaşa bırakarak yaptıkları.

O küçük kalbiyle uzunca bir süre tüm bunlara onun sebep olduğunu düşünmüştü çünkü o kadar çok sevdiği ve onu da çok seven onunla hep oynayan o Rafet abisi, bunu ona yapmış olamazdı, muhakkak o yanlış bir şey yapmıştı. Kendini o kadar pis ve kirli hissetmişti ki o küçücük dünyası allak bullak olmuş, ünlü bir sanatçı olup kendini kendine kanıtlayana kadar içindeki fırtınalar hiç dinmemişti. Ya başaramasaydı, bunları yaşadığı için intihar eden veya ailesi tarafından hiç suçu olmamasına rağmen namus temizliği için öldürülen o kadar çok kız çocuğu vardı ki. O şanslı sayılırdı belki de yaşam özellikle onu bu noktaya getirmişti ki adaleti sağlayacak gücü olsun diye. Ve kesinlikle en ince ayrıntısına kadar planını yapmıştı tam bir toplumsal öğreti şeklinde gerçekleştirecekti bu eylemini ki hiç unutulmasın iz bıraksın ve bir daha kimse cesaret edemesin diye.

Gazete manşetlerini şimdiden gözünün önüne getirebiliyordu. Yaptıklarının pişmanlığı ile yaşayamayacağına karar veren maktül, cinsel organını kendi elleriyle kestikten sonra, bileklerini de keserek hayatına son vermiş ve bıraktığı intihar mektubunda bugüne kadar kaç küçük kıza tacizde bulunduğunu tek tek itiraf etmiştir. Mektubunda artık bu utançla yaşayamayacağını, çok pişman olduğunu anlatarak, yaptıklarından dolayı hepsinden özür dilemiş, kendi cezamı kendim vermeyi seçtim diyerek hayatına son vermiştir.

Bu trajik durum hayatımızda her gün yüzüne baktığımız bir çok kişinin aslında ne kadar büyük karanlıkları sakladığını, bu konuda ne kadar bilinçli olmamız gerektiğini ve çocuklarımızı ne kadar korumamız gerektiğini bir kez daha göstermiştir’’ yazacaktı.

Toplumun kalbine saplanmış bir hançer gibi bir çok kişinin hayatındaki cerahati akıtmasına sebep olacaktı onun eylemi. Hem kendini iyileştirecek hem de bunları yaşayan herkesin içinde, sonunda bir kişi de olsa adalet yerini buldu kendi zehriyle kendini yok etti, kendi kanı ile yaptıklarının bedelini ödedi diye düşünecekti.

Karanlıklar daha fazla çökmeden bunlar yapılmalıydı inanıyordu ve bu onun son göreviydi bu hayatta. Hatta içindeki çocuğu mutlu edecek ilk eylem de denebilirdi.
Yıllardır içindeki kız çocuğu, o kilit üstüne kilit vurduğu odada, utanç içinde ve karanlikta iki büklüm şekilde ağlıyordu.
Bu eylem, onu elinden tutup gözyaşlarını silip, tüm gücü ile kucaklayıp, ışığa çıkaracak tek eylemdi.
Bunu yapmadan onun yüzüne bakamıyordu ki zaten. Odayı bile açmaya cesaret edememişti bu güne kadar.

Ne zaman ki karar vermişti öldürmeye, içten içe küçük kızın artık onunla barışmaya hazır olduğunu hissetmişti ama hala kapıyı açmaya gücü yoktu. Rafetin ölümünün ardından göğsünü gere gere başı dimdik olarak kapıyı açacak içeriye girecek ve tam olacaktı kendi ile.

Kendini hep yarım hissettiği ve içindeki bir parçası kilit altında olduğu için sanırım bu kadar iyi bir sanatçı olabilmişti.
Tam da bu yüzden, yaralı yüreklerin eksik parçalarını hissedip, sanatı ile tamamlayarak başkalarının tamamlanmasına yardımcı olduğu için de artık hak etmişti bu cinayeti.

Can verdiği insanlardı can alacağı Rafet’in diyeti. O artık hazırdı. İçinde hiç bir vicdan kırıntısı ve tereddüt yoktu. En sonunda onun da özgür olma, o karanlık odadan ışığa çıkıp, korkusuzca artık güvenli olan dünya da oynama zamanı gelmişti. Artık tüm dünya onundu ve tüm dünya Rafet’siz güvenli bir dünya olacaktı küçük Elif için.
Ve gerçekten ilk defa büyüyecekti. Ve büyüyebildiği için de, bu hayatın tadını ilk defa çıkaracaktı. Ve sonunda mutlu olacaktı. Mutluluğu tek bir bedele bağlıydı o da Rafet’in ölümü.
Ve o da bunu yapmaya hazırdı…

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin