Ümit Gezgin
Günlük yaşam dönemden döneme değişir.. alışkanlıklar değişir, mekan, teknoloji değişir.. bu değişime göre de insanlar adapte olmaya çalışırlar.. bakıldığında bundan elli altmış yıl önce otobüsler, yani toplu taşıma bile farklıydı.. boynuzlu otobüsler vardı ve bunlar elektrikle çalışıyordu.. elektrik telleri yukardan geçer, oraya uzanan kollarıyla da otobüsler enerji alır ve elektrikle de gider.. bazen o boynuzları kopar, otobüs durur, şöför iner ve o kolları tekrar rayına sokmaya çalışır…

Reklam tabelaları daha naifti eskiden.. İshakol Boyaları vardı..tabelaları İstanbul’un belli yerlerinde vardı.. şimdi o boyalar ya yok oldu, ya geri çekildi.. Yapı ve Kredi’nin de o zamanlar reklamları vardı.. ama reklamlar bile amatör bir ruhla yapılıyordu.. ayrıca derme çatma otobüs durakları vardı ve yağmur altında bütün insanları da almıyordu…
İlk renkli filimlerin çekildiği zamanlar olarak da altmışlı yıllar karşıma çıkıyor.. Ediz Hun’lu, Hülya Koçyiğit’li Samanyolu filmi renkli filimlerden biriydi.. Fenerbahçe’deki şimdilerde yerinde apartmanların konuşlu olduğu köşkte çekilmişti..elbiseler, kullanılan eşyalar hepsi günümüzün eşyalarından farklıydı…

Yıllar geçtikçe sadece kullandığımız eşyalar değişmedi, alışkanlıklarımız, görgülerimiz, hayatı algılama biçimimiz de değişti.. yürüyerek gittiğimiz yerlere şimdi otomobille gider olduk.. yollarda az sayıda araç vardı.. şimdi araçlardan geçilmiyor…

Şehir tam anlamıyla bir geçiş dönemi yaşıyordu.. bir yanda Osmanlı, Rum, Ermeni kozmopolit kültürü.. öte yandan da hızla modernleşen Cumhuriyet Türkiyesi..özellikle Beyoğlu o yıllarda şehrin kalbi olmaya devam ediyordu.. İstiklal Caddesi’nde tramvay işliyordu.. pastaneler burada yoğunlaşmıştı ve dolup taşıyordu.. Markiz, Lebon, Degüstasyon gibi mekanlar yalnızca kahve içilen yerler değil.. aynı zamanda fikir tartışılan mekanlardı…

Ayrıca Çarşamba Pazarları, bakkal tezgahları, balık ekmek tekneleri.. gündelik ritmin parçasıydı.. Boğaz vapurları sabah işçi ve memur taşır, akşamları da aileleri Boğaz gezintisine çıkarırdı…
1950’lerde Menderes döneminin imarıyla İstanbul köklü bir dönüşüm geçirdi.. tarihi hanlar ve sıra evler yıkılarak geniş bulvarlar açıldı.. aynı zamanda büyük karmaşalar da yaşanıyordu.. yıkım ve imar yıllar sürüyordu çünkü…
Şehirde en canlı kültürel ve sanatsal faliyet tiyatrolardı.. Muhsin Ertuğrul’un öncülüğündeki Şehir Tiyatroları hem ciddi hem popüler bir izleyici kitlesine ulaşıyordu. Sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte Yeşilçam bu yıllarda filizlendi ve patladı.. Fatih, Beyoğlu, Kadıköy sinemaları her akşam tıklım tıklımdı.. Türkan Şoray, Sadri Alışık, Ayhan Işık bu dönemin yıldızlarıydı…
Müzikte ise Zeki Müren’in sofistike fasıl yorumu ile arabesk müziğin ilk tohumları aynı anda filizleniyordu.. gazinolar ve pavyonlar Boğaz boyunca sıralanmıştı.. Çamlıca, Tarabya, Bebek buluşma noktalarıydı…

Edebiyatta Sait Faik’in İstanbul hikayeleri, Orhan Kemal’in işçi edebiyatı ve Atilla İlhan’ın şiirleri bu yılların sesiydi. Varlık dergisi entellektüel tartışmanın merkezindeydi…

Şehir hala çok dinli ve çok dilli bir yapı taşıyordu.. ama bu yavaş yavaş değişiyordu.. 1955 6-7 Eylül olayları.. Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıkları derinden sarstı.. pek çoğu bu yıllarda İstanbul’u terk etti…

Öte yandan Anadolu’dan da göç başlamıştı.. varoşlar büyüyor, gecekondu mahalleleri şekilleniyor.. şehrin kimliği dönüşüyordu.. 60’larda bu çelişki daha da belirginleşti.. bir yanda Boğaz yalılarında caz dinleyen aydınlar.. öte yanda Zeytinburnu’nda fabrikaya giden göçmenler..bu yıllar, Orhan Pamuk’un İstanbul kitabında “hüzün” dediği o kendine özgü melankolinin en yoğun biriktiği dönem olarak da okunabilir…






İlk yorum yapan siz olun