Ümit Gezgin
Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi, hocamız: Prof. Dr. Nermin Özcan Özer ve Bezmi Alem Üniversitesi, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Alp Özeren hocamızla birlikte, Alp hocamızın kuzeni, Moda Fotoğrafçısı: Mete Özeren’le ve yine Ressam ve kadiruzart.com YouTube sanat kanalı sahibi Kadir Uz‘la “Sanat” konuşmak için bir araya geldik…

Üsküdar’da hocalarla buluştuk.. karşıya, Karaköy’e geçecek ve oradan da Tünel vasıtasıyla yukarıya çıkacak, yine İstiklal Caddesi boyunca yürüyerek, Botter Apartmanına, giderek de Milli Şairimiz: Mehmet Akif Ersoy‘un yaşadığı Mısır Apartmanı’na bakacak, sonrasında da Alp hocanın kuzeni Mete Özeren‘le buluşacaktık… Vapura binmeden önce hocalarla birlikte Boğaz manzaralı bir özçekim yapalım dedik… Boğazda martılar uçuyor, büyük tankerler yük taşıyor, karşı kıyıdaki gökdelenler gri bulutlarla buluşuyordu…

Vapur beklerken dandik bir motora denk geldik.. hurra!.. kalabalıkla birlikte biz de sıkış tepiş içeriye sürüklendik.. oturacak yer bulabilmek imkansız.. birbirine benzer robot tipler.. herkes telefonuna veya Boğaz sularında ağır ağır ilerleyen yük tankerlerine bakıyor.. ara sıra gökyüzü maviliğine, karanlık gri bulutlara, tek tük martılara bakanlar da yok değil.. burda da ancak fotoğraf çekerek oyalanıyor ve Mete’yle buluşacağımız yerin tam neresi olduğunu çıkarmaya çalışıyorduk.. Soso, diyordu Alp hoca.. yeni açılan mekanlar varmış Beyoğlu civarında.. zaten oraya yıllardır gitmiyordum.. mekanlar, binalar değişmiş, yerlerine başka başka şeyler açılmış olmalıydı… Yabancı hayranlığından bu da Soso diye bir kafe.. ne de çok kafe vardı her yerde böyle…

Sonunda Tüneldeki tramvayla yukarı çıktık tıngır mıngır.. yüz elli yaşına dayanmış bir tünel işletmesi.. kimler kimler yok ki bu hattı kullanan tarih boyunca.. Ahmet Rasim’den Ahmet Mithat Efendi‘ye.. Hüseyin Rahmi’den Halit Ziya’ya kadar herkes buralardan geçmiş.. buralarda yaşamış.. milli şairimiz Mehmet Akif bile buralarda geçirmiş yıllarını.. ömrünün sonlarına doğru da Mısır Apartmanı’nda yaşamış.. biz ondan önce Botter Apartmanı önünde bir fotoğraf çekildik… Botter apartmanı meşhur.. II. Abdülhamit’in terzisiymiş Botter.. Hollanda uyrukluymuş.. zaten kendisinin Fenerbahçe sahilinde de dört tane köşkü varmış.. bunlardan ikisi duruyor.. biri karısıyla kendisine, diğer üçü de kızlarına yapılmış.. ikisi yok ediliyor, yerine apartman dikiliyor, ikisi de restauranta dönüştürülüyor…



İstiklal Caddesi tarih boyunca kalabalık olmuştu.. bugün de hava kapalı ve hafiften yağışlı olduğu halde kalabalıktı.. her türden ve her milletten insan, meraklı bakışlarla caddeyi bir baştan öbür başa dolaşıp duruyordu.. biz de sonunda Mısır Apartmanı’na geldik hocalarla.. önünde bu tarihi binada yıllarca yaşamış Mehmet Akif anısına bir fotoğraf çekildik.. bina Abbas Halim Paşa tarafından mimar Hovseb Aznavur‘a yaptırılmış.. hatıralarda, özellikle Mehmet Akif Ersoy Hatıra Evi‘nin de Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından alınıp müzeye çevrilmesiyle anlamlı bir kültür gerçekliğine dönüşmüştü…

Buralara gelmişken Pera Müzesi’ne de bir selam duralım, dedik.. bana göre pek iyi işletilmiyordu.. bir de birilerini başa getiriyorlar, ölene kadar onlar da saltanatlarını sürdürüyor, işletmecilik oyalamacılığa dönüşüyordu iş.. Pera Müzesi’nin durumu da buydu.. çoğu kere laf olsun torba dolsun, kabilinden işler yapılıyor, aynı kişiler koltuklarını koruma adına göstermelik, numune işlerin peşinden, ne şiş yansın ne kebap türünden sanatsal işler çeviriyorlardı… Kurum önemliydi.. müze yönetimi mobil olmalı, belli süreler sonunda değiştirilmeliydi.. ama ne hikmetse hep aynı kişiler, belli özel kurumların başına geliyor ve onlar uzun yıllar yaratıcılıktan uzak, göstermelik işler yapıp duruyor, dar alanda kısa paslaşmaların tarihini yazıyorlardı.. böyle kültür sanat, bu alanda gelişim olur muydu.. bunu kime anlatıyorduk biz…

Sonunda Mete Özeren’le bulaşacağımız Soso’nun önüne geldik.. aynada yansımasını bulduğumuz kendimizin bir fotoğrafını çekerken, biri de hızlıca kareye girmez mi.. herkes de bir densizlik.. belli ne yaptığımız.. ama yok, öncelik ve ayrıcalık kendisinde ya insanların hemen, onlar beni beklesinler, düşüncesiyle önümüze atladı, kapıya dayandı.. fotoğraf karesine de çıkmış oldu…

Mete’yle buluştuk, konuştuk.. güzel mekan bu Soso.. ama çayları berbat, hizmet kalitesi de yerlerde sürünüyor.. buraya gelenler belli ki hava atmanın ötesinde bir şey yapmıyorlar.. duvarlar biraz süslü.. tavanlarda da nuhu nebiden kalma, silinmiş bir takım beceriksiz resimler var… Oturduk konuştuk.. güzel ve anlamlı, hiç değilse geleceğe güvenle bakacağımız şekilde geçti.. Mete de çok yetenekli ve başarılı.. uzun yıllarını geçirmiş Newyork’da.. orası burası değişik tabi.. diyorum… Sonra birlikte kalktık.. karşıdaki kitapçı kafeye geçtik.. orada da hocamızın eski öğrencilerinden Elif Albayrak ve eşiyle karşılaştık.. onların fotoğraflarını çektim…



Prof. Dr. Ümit Gezgin, Mete Özeren, Dr. Alp Özeren, Prof. Dr. Nermin Özcan Özer
Mekan güzeldi.. gidenler gelenler.. kafe kısmına oturanlar.. tarihi görünümlü bir iç dizayn yapısı vardı ve her tarafta da satılan, okunan kitaplar.. Dr. Alp Özeren hoca kuzenine son yazdığı Müzikritik kitabını imzaladı… Sonra da ben kitaplarımdan birini imzaladım.. sevinde Mete.. bunları en kısa sürede okuyacağım ve düşüncelerimi bildireceğim, dedi… Sonra hep birlikte güzel bir fotoğraf çekildik…

Ne zamandır gelmemişim buralara, dedim kendi kendime.. Beyoğlu Öğretmenevi’ne Milli Eğitim’de Resim Öğretmenliği yaptığım zamanlarda sık sık gelirdim.. sonra bir de artık karşıda, Kadıköy’de oturuyorduk.. pek buralara gelmiyorduk.. yolda yürürken, 1951 model, parlak siyah bir Dodge otomobille karşılaştık ve fotoğraf çekildik… Rahmetli babamın 1951 model Dodge model arabası vardı.. yıllarca kapının önünde durduktan sonra, onu hayret edilecek şekilde tamir edip çalıştırmıştı.. arabaları hem seviyor hem de tamir ediyor, kullanıyordu.. meraklıydı.. zaten kendisi de otobüs şöförüydü.. çocukluğundan beri araba kullanmıştı.. tutkuydu onun için arabalar, otomobiller.. özellikle klasik otomobiller.. ama yetmişli yıllarda zaten bu araçlar doluydu bütün yollar.. bizde de 1951 model Dodge, 1958 model Chevrolet ve Murat 124 vardı…

Baktık biraz ilerleyince Galata Üniversitesi’nin tarihi binasıyla karşılaştık.. önünde bir fotoğraf çekilelim, dedik.. eğitimci olarak, üniversite hocaları olarak yüksek öğrenimi destekliyorduk.. sanat, kültür, eğitim, bilim.. hep buralardan çıkıyor.. iyi yetişmiş genç insanlar ülke geleceğine, insanlarına, yaşama önemli katkılar sağlıyordu.. bunun için de yine nitelikli hocalar gerekiyordu.. nitelikli hocalar da işte üniversitelerde karşımıza çıkıyordu.. onlardan biri de Prof. Dr. İlber Ortaylı hoca değil miydi.. tarihi, tarihimizi bizlere sevdiren.. O da göçüp gitmişti işte dünyamızdan…

Yürürken ne sokaklar var, diye de bakıyorduk.. vantuzlarını çıkarmış denizanaları yukardan sarkıtılmış, bir grafik dizayn yapılarak sokağı özgün hale getirmişti.. bunu niçin yaptıklarını kendimize sorarken, köşede bir kafe olduğunu anladık.. bu görünüme hayretle bakarken insanlar, kafeyi de sonrasında fark ediyorlar ve oraya yöneliyorlardı…


Tünelden aşağıya indik yine tramvayla.. koştur koştur.. yetişmek için.. merdivenlerden alt geçide inerken, bir de baktık ki Ressam dostumuz Kadir Uz da arkamızda belirdi.. sarıldık, kucaklaştık.. fotoğraf çekildik ve Karaköy sahilinde de kendimize oturacak bir yer aramaya başladık… Tabi ki sanatsal projelerden bahsettik.. her hafta Kadir yeni bir sanatçıyla YouTube kanalı için çekim yapıyordu ve bayağı da izleyici kitlesi vardı.. sonra öyle bildik, sıradan çekimler değildi bunlar.. ciddi, ağır sorular yöneltiyor ve bazen de davetlileri ters köşeye yatırıyordu…

Vapura doğru ilerlerken İstanbul silüetli bir fotoğraf daha çekilelim, dedik.. hava sisli puslu, hafiften de sanki yağmurluydu.. Kadir’den ayrılıyorduk.. bizler Üsküdar’a geçiyorduk.. O da Çapa’ya gidecekti trene binerek…

Gene dandirikten bir motor gelmez mi.. yahu bunlar İstanbul’a yakışmıyor.. bunlar kaldırılsın, diyorduk ama.. büyük rant kavgası bunların kaldırılmasının önüne geçiyordu.. İlber hoca da hep estetikten bahsetmiyor muydu.. estetik, güzellik olmadan İstanbul nasıl ortaya çıkacaktı.. bu deniz motorları İstanbul’a yakışmıyordu.. sıradandı, pisti, sıkış tepişti, karman çormandı…

Sonunda Üsküdar’daydık.. iyi ve kötü, güzel ve çirkin bir aradaydı.. güzelim Mimar Sinan eseri Mihrimah Sultan Cami’nin ve tarihi çeşmenin her tarafı, bütün silüeti apartmanlarla doldurulduğu gibi.. iskelenin üstü de çirkin, bozuk yiyecek satan büfelerle doluydu.. kimse de bunlarla ilgilenmiyordu.. keşmekeş, düzensizlik burada da devam edip gidiyordu…






İlk yorum yapan siz olun