Ümit Gezgin
Resim çizmek için yollara çıktım.. dolaşıp duruyordum ve kadrajlar, yani uygun açılar ve manzaralar arıyordum.. resim çizmek başlı başına bir meseledir.. resim nasıl çizecektim…

Kafeleri çiziyordum.. gelip geçen insanlara, araçlara, motorlara bakıyordum.. gökyüzüne, ufuk çizgisine, gidip gelen insanlara bakıyordum ve hepsinde resimsel ögeler arıyordum…

Bakıyordum çevreye ve binalar, insanlar, bulutlar geçip gidiyordu.. yollarda insanlarla araçlar hareket halindeydi ve hayat bir dinamizm kazanıyordu.. sonra martıları görüyordum ve onları çiziyordum.. bir iki çizgiyle anlatmaya çalışıyorum.. bu anlamda minimalist bir çizgi takip ediyorum.. olabildiğince az çizgi ve renkle olan biteni anlatmak.. gördüklerimi yorumlamak.. bir tür felsefe yapmak da denebilir buna…


Feneryolu Sitesi’nin ordaki merdivenlere geldim.. gökyüzü mavi içre bulutluydu.. site binası iyisinden eskimişti.. merdivenlerin gölgeleri kaldırıma kadar dökülüyordu.. aynı zamanda korkuluk demirlerinin de gölgeleri yansıyordu merdiven basamaklarına.. çok eski ağaçlar vardı sitenin önündeki küçük parkta.. hemen karşısında Vakıflar Bankası.. onun yanında kırk yılın ayakkabı tamircisi…


Feneryolu Sitesi önünden ileriye, okulun oraya doğru güneş altında ve tatlı gölgelerle perçinlenmiş mekanlardan, çiçeklerden, binalardan ve ağaçlardan geçiyordum.. insanlar kendi dünyalarında ilerliyorlardı.. önlerindeki mekanlardan bile haberleri yoktu.. insanlar kafalarının içindeki düş ve düşüncelerinde yaşıyorlardı.. bedenlerinin bile farkında değildi insanlar.. insanlar ne zaman bilincinde olurlardı kendilerinin.. her zaman değil…






İlk yorum yapan siz olun