Ayşe Dilber
İnsanların bir yenilik ya da buluş yapabilmesi için, karşı çıkacak kadar iyi bildiği bir geleneğe sahip olması lazımdır; yenilik boşlukta yaratılamaz ve eski geleneklere karşı çıkarak yapılır gibi bir görüş söz konusudur. Peki, gerçekten bir buluş veya yenilik yapabilmek için her şeyi bilmek gerekir mi? Bir konuyla ilgili bilgi sahibi olmak sizi o konuda ilerletebilir evet, ama bazen sadece bilmek de yetmez; bildiğiniz şeyleri uygulayabilmelisiniz. Paradigma öncesi dönemlerde bilim, doğadan olgu toplayarak rastgele ortaya konurdu. Marksist düşünür Althusser, “Her bilimin tarihi kesintilidir ve bir bilimin temellerinin atılması; o bilimin tarih öncesi durumundan, yani ideolojilerinden arınarak yeni bir kuramlar sistemi oluşturması için gerekli olan kavramlara ve sorunsal alanına kavuşmasıyla mümkündür,” der. Althusser bu geçişi “epistemolojik kopma” olarak nitelendirirken, Kuhn ise “bilimsel bir devrim” olarak adlandırır. Althusser’e göre bir bilim dalı bir kez yerine oturduktan sonra başka kopmalar geçirmez; Kuhn ise bilimin ilerlemesinin aykırılıklar sonucu ortaya çıkan değişimler ve sürekli devrimlerle mümkün olduğunu ekler.

Aynı durum sanat için de geçerli midir?
Yeni bir buluş, sanatta bir yenilik yapabilmek için öncesini bilmek gereklidir diyebiliriz. Bilmediğiniz bir geçmiş üzerine yenilik inşa etmek, sizi temeli olmayan bir bina dikmeye mecbur bırakabilir. Kuhn’un dediği gibi ortaya çıkan aykırılıklar, bilimde olduğu gibi sanatta da bizi devrimlere sürükler. Bir sanatçı, toplumuna karşı çıkmadan, insanların beklentisi üzerine resim yaparsa o toplumun kopyalarından biri olmaya devam eder. Bu durum kimi kesimleri memnun ederken, toplumdan sıyrılmayı başarabilen insanlar bu şekilde yaşamaya devam ederse kendilerini mutsuzluğa sürükleyebilirler. Her insan ve özellikle sanatçılar, toplumun isteklerine uyum sağlamak istemeyebilir. Bu da bahsettiğim sürekli değişimleri doğurur. Değişimler toplumlar için olması gereken bir unsurdur; değişimler olmasaydı hâlâ yerinde sayan topluluklar halinde kalırdık ve insanlığın devamı belki de gelemezdi.
Görüldüğü üzere hem bilimde hem de sanatta ilerleme, mevcut birikimi reddetmekten ziyade onu derinlemesine kavrayıp aşmakla gerçekleşir. Gelenek, yeni olanın üzerine inşa edileceği sağlam bir zemin işlevi görerek yaratıcılığa bir çıkış noktası sunar. Sanatçının veya bilim insanının statükoya karşı sergilediği bu bilinçli duruş, toplumsal durağanlığı kıran en temel güçtür. Eğer bu sorgulama ve kopuş süreçleri yaşanmasaydı, insanlık düşünsel bir kısırlığa mahkûm kalarak gelişimini tamamlayamazdı. Dolayısıyla her devrim, kendinden önceki sistemin eksiklerini gören ve onu dönüştürme cesareti gösteren zihinlerin bir ürünüdür.






İlk yorum yapan siz olun