Cevizlibağ’a Doğru…

Ümit Gezgin

26 Eylül 2022, Pazartesi

Sabahın erken saatlerinde kalktığımda havanın sıcak mı soğuk mu, rüzgarlı mı olacağı konusunda en ufak bir fikrim yoktu.. Saat sabahın yedisiydi ve havada da bir tek bulut göremiyordum oturduğumuz apartman katından.. Bir de her taraf apartman.. Devasa apartmanlar.. Baktığımız yer başka apartmanın altıncı, yedinci katları.. Katlar sonsuza kadar maviliğe doğru uzuyordu.. Altta, bahçelerinde de tek tük ağaçlar görüyordum.. Bodur ağaçlar.. Çünkü apartmanlar o kadar yüksekti ki artık.. ağaçlar bodur, Japon ağaçları gibi kalıyordu bu görkemli binaların yanında…

Hemen hazırlanıp yola koyulacaktım. Karşıda bir üniversiteye gidecektim. Çünkü bilgisayarımdaki dersle ilgili bir program açılmıyordu, tam nasıl olduğunu ben de bilmiyordum ve bunun gerçekleşmesi için de mutlaka erken saatlerde karşıya geçmem gerekiyordu. Telefonu ona göre ayarladım, yediye kurdum. Yedide çalacaktı telefonun çalar saati. Sonunda yedide çalmadan uyandım.

Kahvaltı yapmadan, apar topar dışarıya fırladım. Çantama da hem laptopu, hem resim defterimi ve bir de Refik Halit Karay’ın bir kitabını; ‘Kirpinin Dedikleri’ni aldım. Kirpi ünvanını da ona Yakup Kadri vermişti. Eleştirel bir dil kullandığı, herkesi eleştirdiği ve her daim muhalif kaldığı için…

YOLLAR KALABALIKTI

Sabah yollar, kaldırımlar, duraklar, tren istasyonları, metrobüs bekleme yerleri tıklım tıklım doluydu.. Bu kadar insanı her zaman görmüyorduk. Sabahın bu kadar erken saatlerinde yollara düşmediğim için ben de görmüyordum bu insan kalabalığını.. İşe gidenlerdi elbet bunlar.. Evlerinden dışarıya çıkmış, bir an önce işyerlerine ulaşmak isteyen insan kalabalığı.. Bu kalabalık akşam saatlerinde de gerisin geri, evlerine dönmek için hurra yollara düşüyordu ve yine yoğun kalabalıklar yaratıyordu.

Evde rahatlıyorlar.. Yemeklerine yiyip televizyonun karşısına geçtiklerinde de içleri geçiyor, erken saatlerde uykuları geliyordu.. Trenlere, metrobüslere bindiklerinde hemen telefonlarına sarılıyor ve kendilerini kalabalıktan yalıtmak istiyorlardı. Böylece kimseye bakmamış oluyor ve kendi üzerine olan bakışları da bu vesileyle umursamaz hale gelerek, çevredeki gözlere ve insanlara karşı da duyarsızlaşmış oluyor, rahatlıyorlardı…

Telefon büyük bir icattı ve rahatlatıcı bir yönü de vardı. Herkesin kendine, bir uğraş alanı bulabileceği teknolojik bir aletti ve mucize kabilinden bir şeydi.. Mutluluk verecek bir şey.. İyi ki telefon vardı.. Her şey onun içindeydi.. Yolculuk zevkli hale geliyordu.. Çalışmak, iş güç bile onun sayesinde çekilmez olmaktan çıkıyor, hatta rahatlama ve oyalanma aracına dönüşüyordu. Sanal dünya reel dünyanın sıkıcı atmosferinden kurtarıyordu insanları.. Ne ararsan vardı telefonda.. Her kültüre, her cinsiyete uygun alanlar, programlar, siteler, haberleşmeler.. Aman Allah’ım ne büyük bir nimetti bu…

Ben kitap okumayı tercih ediyordum, ama bir otobüste veya metrobüste nasıl okuyacaksın.. Sürekli bir sallantı, bir de oturma imkanı yok ve ayakta, sıkışık bir ortamda.. Tabi telefona bakmak daha avantajlı ama onda da kitap okunmuyor.. Gerçi Google kitap programı var ama, o da okunmuyor.. sıkıyor beni.. Klasik kitap olması, kağıda dokunmam gerekiyor.. Bunu seviyorum.. Artık eski insanlardan olduğumuz için belki.. Geçmişte kaldığımız için.. Yaşım altmışına merdiven dayadığından dolayı, yapacak da başka bir şeyimiz yok.. Eskiye, geçmişe bağlı insanlarız.. Gençler telefona daha kolay adapte olabiliyor da.. ben olamıyorum.. Benim kuşağım daha klasik bir kuşak…

Kalabalıkta gittim, kalabalıkta geldim.. Geldiğimde de Söğütlüçeşme durağında, yani metrobüs son durakta indim.. Ordan yine trene binerek Feneryolu istasyonuna geldim. İnip, eve doğru yürümeye başladım.. Sütiş’in oraya geldiğimde içimden bir kahvaltı burda yapsam, nasıl olur, evde kahvaltılık yok, dedim. Sonra pişman oldum.. Doğru düzgün bir şey değildi kahvaltı tabağı ve ekstra bir çay içmiştim. Küçük bardak çay 14 liraydı ve ciğerime oturdu. Bir küçük su da 15 lira.. Ne oluyordu böyle?.. Bu fiyatlar her hafta mı arttırılıyordu, anlamadım…

Evet gelerek laptopu bıraktım.. Fazla durmadım, torbama, çantama kitapları ve resim kağıtlarını yükleyerek tekrar dışarı çıktığımda havanın ne kadar güzel olduğunu, düşündüm.. Yürü yürü, Kalamış sahile doğru gittim. Yol boyunca da bir iki bir şey çizdim.. Mutlu oldum.. Çizmek beni rahatlatıyordu. Güzellikleri daha iyi görüyor, nesnelere dokunuyor, ağaçların, yaprakların ve derinliğin farkına varıyor, insanların birer gölge, şekil, hareket ve varlık olduklarını daha iyi görüyordum.. Resimsel bir varlık.. Çizgi ve renkten ibaret varlıklar.. Diğer nesneler gibi.. Onlar gibi, ışık altında, gölge içinde, renk cümbüşünde kıpraşan şeyler…

Deniz kenarına inince denizin çalkantılı, rüzgarlı olduğunu hem gördüm, hem uğultusunu daha yakından duydum.. Birkaç yelkenli yolunu almıştı denizin içine doğru.. Martılar kanat çırpıyor, ilerlerde de toplantı yapıyorlardı.. Moda tarihi iskelesi görünüyordu beyaz beyaz.. Apartmanlar hepten Moda burnunu kaplamış, yeşillikler git gide daha fazla azalmıştı sanki.. Bugün daha fazla hissettim bunu.. Parlak renkler, taa uzaklardaki Yassıada ve Hayırsızada’yı da ortaya çıkarmıştı.. Hatta gerilerindeki kara parçası da görünüyordu bu bulutsuz ve berrak havada.. Rüzgar vardı, hafiften üşütüyordu ama.. güneşin yakıcılığı insana huzur veriyor, havayı, sıcaklığı dengeliyordu.. Martılar, kargalar, yürüyen, koşan insanlar.. işte hayat bu! dedirtiyordu insana.. Yaşamanın da yürümek, görmek, hissetmek olduğunu daha iyi anlıyordun.. Şükrediyordun haline.. Dışarı çıkabiliyordun.. Ya çıkamayanlar.. Evlere hapis olanlar, sakat ve hasta olanlar…

Bir Cevap Yazın