Ümit Gezgin
Resim neyi anlatır, diye kendime sorduğumda şairler aklıma gelir.. şiir neyi anlatır? diye düşünür ve şairlere sorarım.. onlar da aslında hiçbir şeyi, derler.. çok şey söylüyormuş gibi yapan anlatımlar, aslında pek de bir şeyden bahsetmiyordur…


Şiir de resimde aslında insanı anlatır.. sanatçı olarak insanı.. resim ressamı anlatır, şiir şairi.. peki ressam kendisinden bahsettiğini bilir mi resim yaparken.. veya şair ne kadar kendini anlatır şiirlerinde…


Bana göre ne kadar ressamı, sanatçıyı anlatır yapılan işler.. resim veya şiir tam bilemiyorum.. şiiri edebiyat eleştirmenlerine bırakalım ama, resim sanatçıyı tam olarak anlatmaz.. hatta gizler bile.. özellikle popüler kavramlara yaslanmış, işi para hesabına dökmüş ressamların kendisini anlatması mümkün değildir.. doğal olarak hakiki bir resim olarak ortaya çıkması da imkansızdır…


Resim çizerek ilerliyordum.. neyi çiziyordum.. gördüğüm şeyleri ne kadar görüyordum, bunlar başlı başına meselelerdi.. ressam hem gördüğünü hem de düşündüğünü çiziyordu.. ben daha çok gördüğümden yola çıkıyor ve empresyonistler gibi izlenimlerimi devreye sokuyordum.. izlenim, hem aklın, hem duyguların hem de birikimlerin devreye girmesi hadisesidir… Kurbağalıdere’ye geldiğimde dev dere suyunu temizleme makineleri harıl harıl, gürültüyle çalışıyor, derenin dibinde birikmiş zift gibi ağır toprakları kepçeyle alıyor ve iskeleye yanaşmış büyük kamyonlara boşaltıyordu… Gençler de dere boyunca zaman öğleye doğru gelmesine rağmen koşuyorlardı… Sonra Kuşdili çayırının bulunduğu yere doğru ilerledim.. Söğütlüçeşme Cami uzakta görünüyordu ağaçların arasından…



Kadıköy merkeze indim.. oradan içeriye doğru girecek ve kalabalıkların arasından Akmar Pasajı’na, kitapçıların oraya gidecektim.. arada yol kenarında da bir iki sahaf vardı.. Sahaf Müteferrika’nın sahibi vefat ettikten sonra, orası kapanmıştı.. ama diğer yol kenarı sahaf duruyordu.. başında da bir bayan vardı… Nilüfer Ergin‘in saçma sapan, heykel diye tanımlanan, heykelle uzaktan yakından alakası olmayan, meydan düzenlenmesi de ortada duruyor.. yaşlılar yorulunca oturarak bunları bir işe yarar hale getiriyordu… Ordan aşağıya, sahile, iskele taraflarına doğru ilerledim…




İskeledeydim işte.. durdum ve fotoğraflar çektim.. sonra durdum ve resmini çizmeye başladım.. vapurlar geliyor gidiyor, motorlar şakır şakır çalışıyorlardı.. bu motorlar İstanbul’a yakışmıyordu ama yapacak da bir şey yoktu.. meydan düzenleniyor, insanlar aradan, kıyıdan iskeleye doğru ilerliyor, gençler birbirlerine hava atıyorlardı… Vapura bindim ve iskeleye bakarak resim çizmeye başladım.. sonra da fotoğrafını çektim.. zaman akıp gidiyor ve insanlar iskeleden iskeleye koşuyor, gençler iskeleden denize bakıyorlardı… Haldun Taner Tiyatro Binası‘na bakıyordum.. inşaat halindeydi ve harıl harıl bir şeyler yapılıyor, inşaat arabaları geliyor gidiyordu… Vapur açılmaya başlamıştı…


Vapurun kıç tarafında durdum ve gelip geçen motorlara ve vapurlara ve diğer deniz araçlarına da bakarak denizi, gökyüzünü çizmeye başladım…Uzaklarda eski İstanbul duruyordu.. yine önünde büyük turistik gemileri vardı ve yığınla turist geliyordu şehre ve dağılıyor, turisttik yerleri ziyaret ediyordu…






İlk yorum yapan siz olun