Dr. Tuncay Gezgin
Sanat Tarihçi-Akademisyen
Yolum bir şekilde yakınından geçiyorsa Şehzade Külliyesine mutlaka uğrarım. Her uğradığımda külliyenin haziresini, türbeleri de ziyaret ederim. Bir niyetim de oradaki kedilerle eğlenmektir.

Doğrusu türbeleri görmek için kediler, kedileri görmek için türbeler bahanemdir. Sebep bir tarafa, şehrin göbeğinde olmasına rağmen hep boş, ıssız bulduğum bu mezar yeri bana, başka yerlerde hissetmediğim garip duygular yaşatmıştır.

Cadde kenarındaki kapının hemen içinde Destari Mustafa Paşa Türbesi vardır. Ama ben onu sona bırakırım. Önce birçok türbenin içiçe bulunduğu hazireye giderim. Oraya da avluyu dolaşarak diğer kapısından girmeyi tercih ederim. Her zaman açık olmayan bu kapı eğer açıksa taş döşeli bir yolla dosdoğru Şehzade Mehmed’in türbesine götürür insanı. Mümkünse niye böyle yaparım da hemen avluya girişte sağ taraftaki kapıyı kullanmam? Bunun nedeni bizim cami avlularının, fazla örselenmemişlerse, ibadete ve duaya hazırlayan ayrı bir çekiciliği, bir atmosferi olmasıdır. Bunu
yaşamak isterim.

Bir de bu kapıdan girişte Şehzade Mehmed türbesinin belli bir mesafeden bütün ihtişamıyla görülmesi var. Mimar Sinan’ın yaptığı eserlere, kimin adına yapıyorsa onun kişiliğini ruh dünyasını da işlediği bilinen bir gerçek. Bu türbe genç yaşta ölen bir şehzadenin ve onu tahtı için hazırlayan bir cihan padişahı, Kanuni’nin, bir baba ve oğulun umut, özlem ve ayrılığının somutlaştığı bir ölüm abidesi.
Dilimli kasnak ve kubbesi, renkli taş işçiliği, alt ve üst pencereleri arasında koyu yeşil mermerden ayet levhaları, vişne çürüğü taş ve tuğladan geçmeli pencere söveleri, yeşil ve pembe somakiden revak sütunları, kapısının iki yanında bulunan çini panolar, duvarları kubbe eteğine kadar kaplayan çiniler, kubbenin içini bezeyen malakari nakışlar; tüm bunlar ile renkli ve hisli bir mimari. Şüphesiz sanatkarının inanç, zarafet ve ruh inceliğiyle dokuduğu eşsiz bir eser.
Sarı, yeşil ve mavi renkli, çok detaylı bitkisel süsleri olan çinilerle bir cennet bahçesi kıvamında iç mekan. Otuz pencereden içeri sızan ışık, mealen, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, Allah bütün günahları bağışlar, O çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır” yazan çini ayet kuşağını da dolanarak bu bahçeye ve sandukalar üzerine dağılıyor. İçerde Şehzade Mehmed sandukasından başka üç sanduka daha var. Bunlardan biri Kanuni’nin bir diğer oğlu Cihangir’e ait. Bir başkası Şehzade’nin kızı Hümaşah
Sultan’a. Cihangir’in sandukasını gördüğümde hep adını taşıyan camiyi de hatırlarım.
Bana öyle gelir ki Cihangir’in yaşarken taşıdığı kambur, sanki apartmanlar arasına sıkıştırılmış camisinin sırtına da bindirilmiştir. Bu hazirenin çoğu zaman ıssız, boş oluşu, ne zaman gelsem hemen kimseye rastlamamam beni dünya ve ahiretin sınırındaymışım duygusuna başka yerlerden daha çok daldırır. İstanbul’un başka büyük
camilerinin hazirelerinde bu ıssızlığı bulmak pek zor. Mesela Süleymaniye haziresi yabancı turist kalabalığıyla doludur. Oraya gittiğim zaman turistlerin arasına katılıp Kanuni türbesinin içine girmek her zaman içimden gelmez. Fakat çevresindeki gönül çelici galeriyi dolaşmak isterim.
Kalabalıktan madden ve manen ayrılmanın imkanını burada bulurum. Bazılarının işlevsel görmediği bu galeriyi Mimar Sinan niye yaptı? Bir dönem dünyanın hakimi olan Sultan Süleyman, işte bu dairenin ortasında yatıyor. Bu galeri ne kadar güçlü kuvvetli olsan da sonu ölüm olan bir devranı simgeliyor. Bir de biçimsel olarak Kubbetüs Sahra’ya bağlıyor türbeyi. Şehzade Mehmed türbesinin arkasında Rüstem Paşa türbesi bulunuyor. Kanuni’nin sadrazamı, kızı Mihrimah Sultanın eşi. Yaşarken birçok entrikaya karışmış, yolsuzluklarla büyük servet yapmış olduğu söylenen paşa, şimdi, Mimar Sinan tarafından yapılan türbesinde her ölü gibi günahlarını unutturmuş
masumcasına yatıyor. Rüstem Paşa yanında oğlu Sultanzade Osman Bey’in de sandukası var. Kapısı her zaman kapalı olan türbeye ancak pencerelerinden bakıp duvarlarındaki zarif çinilerini seyredebiliyor insan.
Türbelerin çoğunun kapısı halka açık değil. Rüstem Paşa türbesi gibi Hatice Sultan, Şehzade Mahmud, ve Destari Mustafa Paşa türbelerinin kapıları sıkı sıkıya kapalı. Dolayısıyla içlerini görmek için pencerelerden bakmak gerekiyor. III. Mehmed’in kızı Hatice Sultan, eşi Mirahur Mustafa Paşa ve küçük yaşlarda ölen çocuklarıyla birlikte adını taşıyan türbede medfun. Türbe, sade ve basit, içinde herhangi bir süs yok. Şehzade Mahmud Hatice Sultan’ın ağabeyi. Babası III. Mehmed’in tahtında gözü
olduğu düşüncesiyle boğdurulmuş. Annesi Halime Sultan da yanında. Onun türbesinin duvarları da süssüz, boş. Doğrusu böyle kapalı ölüm mekanlarında gözü oyalayacak bir şey olmadığında insan kalbinde boğucu, eziyet verici bir duygu hissediyor. Fatma Sultan türbesi baldaken tarzda açık bir türbe. Fatma Sultan, Şehzade Mehmed’in torunu ve Hümaşah Sultan ile Ferhad paşa’nın kızı. Türbe, uçları mızrak gibi sonuçlanan düz madeni korkulukla çevrelenmiş. Lahit şeklinde mezarının üzerinde rozetler arasında vazolardan çıkan laleler, karanfiller, sümbüller var. Kocası Şehrizar Beylerbeyi Mustafa Paşazade Mehmet Bey’in lahdi de yanında ve ona benzer.
Tasarım programıyla Şehzade Mehmed türbesini andıran Bosnalı İbrahim Paşa türbesi, en az onun kadar çini süslemeleriyle de hayranlık uyandırıyor. Bosnalı İbrahim Paşa, III. Mehmed döneminin sadrazamlarından ve onun kardeşi Ayşe Sultan’ın eşi. Türbede Paşanınkinden başka, küçük yaşta ölen oğlu ve kızının da sandukaları var. Ayşe Sultan’ın Mimar Dalgıç Ahmed Ağa’ya yaptırdığı türbe, bir gösteriş değilse, sanki çok ince bir kadın ihtimamının izlerini taşır gibidir. Kitabesinde su içenden duaların İbrahim Paşa ruhu için istendiği, külliyenin avlu köşe kapısı dışında bulunan ve bu köşede bulunmakla bile ferahlık veren zarif çeşme de yine Ayşe Sultan tarafından yaptırılmıştır.
Bütün bu türbeler haricinde Şehzade’de sanatlı mezartaşlarına sahip birçok hanedan ve rical mensuplarına ait mezarlar bulunmaktadır. 15 Temmuz darbe girişiminde şehid olan İlhan Varank’ın mezarı da buradadır. Beyaz mermerden yaldızlı mezartaşı ve başında duran Türk bayrağı ile kendini belli ediyor. Onun yanında, toprağın bittiği yerde ise Sezai Karakoç yatıyor. Neredeyse bir çocuk mezarı kadar küçük. Üzeri çiçekli yeşil bir bitki örtüsüyle örtülü alçak bir kabartıdan ibaret. Hemen duvarın dibinde. Bir adım ötesinde, telaşlı, hırslı, azimli, iştahlı, yığın yığın, kanlı canlı insanların
durmaksızın akıp gittiği bir yol ve benim de az sonra içine karışacağım koşturan bir kent var. Doğrusu bir sanat harikası olan türbeler ve mezartaşları arasında dolaşırken insanın aklına gelmeyen soru burada geliyor aklına: “n’apıyoruz biz?”
Şehzade’nin türbelerini ziyaret ederken en sona bırakmayı alışkanlık edindiğim, hemen avlu kapısı içindeki Destari Mustafa Paşa türbesi bana bir türbeden ziyade bir evmiş duygusu verir. İçerde Destari, III. Mehmed’in kızı olan eşi Ayşe Sultan ve çocuklarının sandukaları vardır. Dikdörtgen planlı Destari türbesinin ortası sekizgen kasnaklı bir kubbe, iki yanı ise aynalı tonozla örtülüdür. Caddeye ve avluya bakan cephede çift sıra pencereler bulunur. İç mekan pencere araları beyaz üzerine mavi, yeşil, firuze ve kiremit kırmızısı ağırlıklı İznik çinileriyle süslenmiştir. Çini hırsızlığı yaşandığı için sürekli kapalı tutulduğu söylenen kapısını siperleyen revaklı giriş o kadar iddiasız, davetkar ve sevimlidir ki insan orada durup kapıyı tıklatmak ister.
Bir akşam geç vakitte, Şehzadenin önünden geçiyordum. Birden bir hisle türbenin caddeye bakan pencerelerinden içeri bakmak isteği duydum. Yüzümü camına yaklaştırdım. Yoldan geçen araçların farları, yeşilli kırmızılı trafik ışıkları, duvarlarında soyut bir tablo gibi, aralarından çinilerin çiçekli kıvrık dallarının göründüğü, renkli lekeler meydana getiriyordu. Sandukaları da görmek istiyordum. İyice, dikkatle baktım. Koyu gölgeler ve parıldayıp sönen ışıklı yerler arasından ancak seçebiliyordum
içerisini. Elbet beni bu mezar evine baktıran his aslında başka şeyler görmeye zorluyordu. Kendimi herhalde biraz da zorladığım için sandukanın kenarına yan dönmüş olarak oturmuş fesli, kollarını abdest alacakmış gibi dirseklerine kadar sıvamış bir hayal gördüm. Zihnim hareket etmesi için de epey uğraştı ama başaramadı.
Çocukluğumda kalan bir ürperti ve heyecanı belli ki tekrar anımsamak
istiyordum. Sakinlerinin geceleri namaz kılmak için kalktıklarını işittiğim, bu yüzden mezarlarının yanına peşkir ve ibriğin bırakıldığı ve akşam vakitlerinde, isli mumluklarında yanan mumlardan kirli sarı bir ışıkla aydınlanmış gölgeli ve ürkütücü kadın yüzlerinin eksik olmadığı yatırlar önünden geçerken hissettiğim heyecanı. Heyhat çocukluğum bütün heyecanlarıyla çok geride kalmıştı.
Şehzade’ye bir kez daha gündüz gelmeyi kurarak devam ettim yoluma.






İlk yorum yapan siz olun