Ümit Gezgin
FENERYOLU’NA YÜRÜDÜM…
Ressam dostum Kadir Uz’la birlikte Contemporary İstanbul’a gitmek için önceden sözleşmiştik.. Karaköy vapur iskelesinin üstündeki İstanbul Kitapçısı’nda bulaşacak, çay kahve içtikten sonra yola çıkacaktık…




Feneryolu’na Yürüdüm…
Ben her zaman olduğu gibi erkenden yola çıktım.. adetimdir öncesinden hazırlanır ve yollara çıkarım.. yine öyle oldu, erkenden kalktım, hemen yola çıktım.. yukarıya doğru ilerledim ve Feneryolu ışıklardan karşıya bakınca, yeni yapılan alış veriş merkezini gördüm.. önünde de kırk yılın simitçisi duruyordu.. sağ tarafa baktığımda da Selamiçeşme’de dörtlü gökdelenleri görüyordum ve trafikte yavaş yavaş sıkışmaya başlamıştı… Sola ışıklara baktım, aşağıya doğru kaldırımdan ilerleyenler vardı.. sakindi sol taraf ve hemen ilerde bir market vardı, gazete almayı düşündüm.. sonra vazgeçtim, dönüşte alırım, dedim…
ALTIYOL’DA OTOBÜSTEN İNDİM…




Altıyol’da Otobüsten İndim…
Otobüse bindim ve Altıyol’da indim.. bulutlar toplanmıştı kilisenin üzerinde ve ağaçlar bana daha yeşil göründü.. hafif bir rüzgar vardı.. insanlar ışıklarda karşıdan karşıya geçmeyi bekliyor, taksilerden bazıları da yol kenarında durmuş keyif yapıyordu.. yeme içme mekanları tepeleme doluydu, gazete bayinin önünde sadece akbil dolduran insanlar vardı.. bir de banklarda, küçük, kilise önündeki minik park banklarında oturmuş boşluğa bakar gibi insanları kesenler… Fotoğraflar çekiyor ve resimler çiziyordum.. o ara gözüm ışıklarda bekleyenlere gitti.. sabırsız bir bekleme içindeydiler.. bir an önce gitmek istedikleri yerlere ulaşmak hevesindeydi hepsi.. bu onlara büyük bir haz verecekti.. telaş tuhaf bir mutluluk kaynağıydı onlar için.. anlamını, amacını bilmeseler bile…
DERSHANELER SOKAĞI’NA SAPTIM…



Dershaneler Sokağı’na Saptım…
Ara sokaklara saptım.. yürüdüm de yürüdüm.. Dershaneler Sokağı’ydı burası ve gençler kafelerde ders çalışıyor gibi yapıyor, arkadaşlarıyla da sohbet ediyorlardı.. herkes, Türkiye’nin her yerinde telefona bakma müptelası olmuştu.. herkesin elinde bir telefon, yürürken bile telefonu takip ediyordu.. bazıları zaman zaman bozuk kaldırım taşlarına takılarak boylu boyunca yere kapaklanıyordu… Bulutlar sevimli bir şekilde binaların üzerinde toplanmıştı.. bulutlara bakan yoktu.. herkesin kafası önünde hızlı hızlı bir yerlere doğru koşturuyordu.. yaşam bir koşturmacadan ibaretti adeta bunlar için.. ben yavaşlığı seviyordum.. bir felsefe vardı yavaşlıkta…
KADIKÖY’E ULAŞTIM…










Kadıköy’e Ulaştım…
Aşağıya doğru ilerledim.. kalabalıkla birlikte sahil kısmına doğru yürüyordum.. bir yandan da hem fotoğraf çekiyor, hem de zaman zaman resimler çiziyordum.. fotoğraf çekerken tedirgin olan, hatta sinirli sinirli bakan insanlarla karşılaşıyordum.. içlerinden küfür edenler bile vardı.. nedense fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlardı.. Osmanağa Cami’sine doğru karşıya geçen, oradan da Çarşı İçi’ne doğru ilerleyecek olan insanlar vardı.. onlara baktım bir müddet.. ben yan taraftan Kadıköy sahil kısmına ilerlemeyi tercih ettim.. oraları daha estetik ve düzenliydi.. karmaşa ve karışık görüntüler hoşuma gitmiyordu.. dahası resimsel ve sanatsal da gelmiyordu bana…
Eski Haldun Taner binasının önüne geldiğimde insanların vapurlara doğru koşuştuklarını gördüm.. gökyüzü bulutlarla doluydu.. güneş her bir tarafı kaplamış, zaman zaman da bulutların arkasında kayboluyordu, işte o zaman da gölgeler uzuyordu kaldırımlarda…
KARAKÖY’E GEÇTİM…






Karaköy’e Geçtim…
Karaköy’e geçip, Kadir Uz’la buluşacak ve oradan da Contemporary’ye gidecektik.. vapur yolculuğu güzel geçmişti.. vapur seyahatinde Sait Faik’in kitaplarını düşünerek yol almıştım.. Karaköy’e vapur yanaşınca İstanbul’u bir kez daha duyumsadım derinden.. ve anladım o zaman Sait Faik’in ne kadar değerli bir hikayeci olduğunu.. böyle bir İstanbul nice sanatkara ilham kaynağı olmuş ve olmaya da devam etmekteydi…
Vapurlar, deniz motorları habire gidip gidip geliyor ve insanlar sahilde huzurlu yürüyüşteler.. bulutlar kaplamış İstanbul göklerini, kubbeler, minareler ilahi bir silüet eklemiş İstanbul’a.. bu köprü, diyorum içimden nice hadiselere tanıklık etti.. büyük yazar Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim.. bu köprüden geçtiler defalarca.. Haliç’in güzelim, hafif dalgalı sularına bakarak hulyalara daldılar…
BEYOĞLU’NA ÇIKTIM…








Beyoğlu’na Çıktım…
Gençliğim Beyoğlu’nda geçti.. oradaki kafeler, sinemalar, pastaneler, sanat galerileri, televizyon stüdyoları.. hepsinin yolunu biliyordum ve televizyonlarda da program yorumculuklarında bulundum.. güncel sergiler, ressamlar hakkında yorumlar yaptım.. ve sanat eleştirmeni ve sanat tarihçileriyle enine boyuna sanatı konuştuk… Şimdi dönüp gerilere bakıyorum da ne günlerdi, diyorum..
Kadir Uz’la buluşup, Contemporary’ye gitmek için çıktığım yolda, Tünel vasıtasıyla Beyoğlu’na çıkmak, oralarda gezinmek de varmış.. gezmeyi, fotoğraf çekip, resim çizmeyi, belli yerlerde oturup yazı yazıp, kitap okumayı seviyordum ve hayatım da zaten böyle geçiyordu…
KADİR UZ’LA BULUŞMAK İÇİN ŞİŞHANE’YE İNDİM…


Kadir Uz’la Buluşmak İçin Şişhane’ye İndim…
Kadir’le buluşmak için Şişhane’ye indim Beyoğlu Tünel’den.. şöyle bir kısa gezinti yapmıştım Beyoğlu’nda.. fotoğraflar çekmiş, yürümüş, bezgin ve meraklı yerli yabancı kalabalığın hal ve tavırlarını izlemiştim.. zaman hızla akıyordu bir an önce de Contemporary’e gitmek istiyorduk…
Aşağıdaki, vapur iskelesinin ordaki İstanbul Kitapçısı tadilata girdiği için başka bir yerde buluşmaya karar vermiştik.. ama her yer sürekli değişiyor ve İstanbul’un yerlisi olan bizleri bile bu değişim şaşırtıyordu… Sonunda Şişhane minübüslerinin bulunduğu yerde buluşmaya karar verdik.. ve orada birlikte minibüs duraklarına doğru ilerledik.. minibüs şöförleri artık buradan Tersane’ye araç gitmediğini, ileride tadilat ve tamirat çalışmalarının olduğunu söylediler.. ancak, dediler otobüse binebilirsiniz, veya taksiyle gidebilirsiniz…
Taksi durdurmak ne mümkün.. otobüsler de öğrenci çıkış saatleri olduğu için tepeleme dolu, onlara da binmek olası görünmüyor.. telefona baktık yakın görünüyor Tersane.. zaten buradan da Tersane binaları ve Contemporary el sallıyor adeta bize.. biz de tabaka kuvvet yürümeye başladık…
TABANA KUVVET CONTEMPORARY’YE…




Tabana Kuvvet Contemporary’ye…
Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, yanlış yollara saptık.. hafriyat ve inşaat alanlarıyla karşılaşıp, geri döndük.. yukarı tırmandık… Yürü babam yürü yol da bitmiyor, artı navigasyon denilen alet de yanlış yerleri gösteriyor.. hatta geri dönün işaretleri veriyor…
Yolda bir Contemporary sevdalısıyla karşılaştık.. o da yolunu şaşırmıştı.. başladık mezarlıkların kenarından yukarılara doğru yürümeye.. otobüsler iniyor, minibüsler çıkıyor.. gençler motorlarla yarış yapıyor.. liseli kızlar kikirdiyor.. bir liseli kız erkek gurubuna yolu sorduk.. sağolsun onlar da pek güzel tarif ettiler…
Böylelikle bir yirmi dakika daha yürüdük.. Sonunda Contemporary’ye ulaşmıştık…
SONUNDA CONTEMPORARY’DEYİZ…







Sonunda Contemporary’deyiz.. dağlar tepeler aşmış, düz yollarda şaşmıştık.. yorulmuş, acıkmış, susamıştık.. ama değmişti…
İşte gelmiştik Contemporary’ye.. zaten girişten farklılığı belli oluyordu.. lüks arabalar, bir o kadar lüks ve bakımlı, güzel kadınlar.. parklar, lokantalar, kafeler, lüks restaurantlar…
Haliç’in hafif pırpırlı sularının kenarına dizilmişti her biri.. Hemen Coffe Laitte, Joubbo la Düttouant söyledik birer tane.. arkadan da sıcak ara olarak ben Peti Bourjuova, Kadir de La Mania Persia Abouzittia söyledi…
Yorgunluğumuzu unutmuş, Contemporary’de Haliç’in kıpır kıpır akşam alacası sularına ve batmakta olan güneşe bakarak keyif yapıyorduk…






İlk yorum yapan siz olun