Ümit Gezgin
Benim de aklında Mevlana’nın o önemli sözü, yorumu, felsefi nitelemesi kalmıştı.. “Dün dünde kaldı cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım..” tamam da bunu nasıl söyleyecektik.. sanatçının kısır, vatandaşının gazete bile okumaktan aciz olduğu, her on yılda bir ekonomik krizlerle debelenen bir toplumda nasıl yeni şeyler söylenecek.. veya bu mümkün mü…

Tuğrul Çutsay’ın yeni soyut çalışmaları




Demek ki yine her türlü kriz, sıkıntı ötesinde, yaratıcılık, sanat ve yeninin peşinde olan sanatçıların neler söylediğine, neler ortaya koyduklarına bakacağız.. çünkü her türlü sıkıntıyı aşarak onlar yeni şeyler söylemek, yeni yorumlar yapmak için didinip duruyorlar… Tuğrul Çutsay‘ın yeni soyut resimleri aklıma geliyor.. portreden, figüre ve natürmorttan soyuta kadar, hemen hemen resim alanının her türlü konusunu deniyor.. bu yenilik bakın Fatih Sarmanlı, Kadir Uz, Turan Asan, Ruşen Eşref‘te de gizli.. onlar da kendilerini aşmanın peşindeler… Kendi resimlerimi saymıyorum, ben zaten sürekli yeniliğin ve değişimin içinde oldum, olmaya da devam ediyorum…




Sonra aklıma benim yeni yaptığım çalışmalar geldi.. doğaya, İstanbul doğasına yönelttiğim bakışlar.. elbet bu bakışlar içinde insanlar da vardı ama, o insanlar doğadaki bir çizgi ve nesne gerçekliğiyle yer alıyordu.. hatta kediler ve köpekler de vardı o çizgi dünyasının içinde.. zaman zaman bisikletliler, hatta hatta skooterlılar da giriyordu.. motorluları, çoğu kere araçları da çizgi renk dünyası içine, daha çok da çizgi ağırlıklı bir yorum dünyası, resim dünyası içine tıkıştırdığım oluyordu…


Hava güzeldi dışarı çıktığımda.. Kalamış Parkı’na gideyim, oralarda dolaşayım, kedi köpekler dolaşıyor, köpekler de zaman zaman birbirine dalaşıyordu.. bu vesileyle de insanlar sosyalleşiyorlar, köpekleri üzerinden birbirleriyle konuşuyorlar.. köpek muhabbeti, insan muhabbetine dönüşüyordu.. hatta kızlar erkekler bu vesileyle tanışıyor, arkadaş oluyor.. ilerisi evlenip çoluk çoçuğa kavuşuyorlardı… Zaman zaman da çocuğu ve köpeği olan evli genç çiftler görüyordum parklarda, deniz kenarlarında…








Kurbağalıdere sapağına girdiğimde, hava güzeldi.. oradaki Fenerbahçe çocuk spor tesislerinde oynayan çocukların velileri, özellikle babaları da çatılara, kapı üstlerine, eski binaların tepelerine çıkarak çocuklarının futbol oyunlarını seyrediyorlardı… Böylelikle tatmin oluyorlar, çocuklarıyla özdeşleşerek kendi çocukluklarını düşünüyorlar… Zaten çocukluk en büyük düşlerimiz değil mi.. Picasso bile çocukluk saflığına dönmek istemiyor muydu.. çocukluk hepimizin özlemi.. o saflık ve mutluluk zamanlarımız ne zaman uçtu gitti elimizden… Hep hayıflanırız.. oysa Mevlana dünde kaldı, diyor her şey.. ileriye bakmak lazım…




Renksiz bir örnek binalara, hatta tam Yoğurtçu olmuş parka bakarak ve ilerleyerek, içim sıkkın ve hatta resim yapma iştahı da duymayarak.. bu toplumda nasıl resim iştahı kabarır insanların, işte renksiz, tatsız tutsuz resimlerin ve küskün, kavgacı ressamların çıkmasına sebep tonla neden, diyerek içimden ilerliyordum.. Kuşdili Çayırı varmış bir zamanlar geldiğim yerde.. şimdilerde sokak ve kaldırım mezbeleliği.. hiçbir şey de bunlara çare olamıyor, kağıt mendillerini hala insanlar çöp sepetlerine değil, kaldırım veya asfalt yollara atıyorlardı tüm görgüsüzlükleriyle… Oradan Altıyol’un oraya çıktım.. bu renksiz grilik acaba havadan, kışa girdiğimiz için mi diye de düşünmüyor değildim içimden.. sonra bu simitçiler, bu gazete bayileri, bu esnaf takımı.. demirbaş eleman gibi buralarada sabit dubalar gibi bir ömür duruyorlardı.. bunların yaşam felsefeleri neydi ki.. yenilik ve ileri adına ne söylüyordu bu mekanikleşmek zorunda kalmış insanlar.. doğrusu onlar adına üzülmüyor da değildim…







Zıplayıp hoplayıp Kadıköy keşmekeşine ulaştım.. gri kalabalık hurra bir yerlere gidiyordu ama.. nereye gittiğinden de haberdar değildi.. deli danalar gibi insanlar kendilerini kaldırımlara vurmuş, koştur koştur bir yerlere düz hesap gidiyorlar.. ne gökyüzünün maviliği, ne denizin dalgaları, ne zevksiz ve sevimsiz kaldırım, bina, yol, trafik curcunası.. bunların umurlarında değil.. koşturuyorlardı… Belki de onlar da bu hercümercin farkındaydı.. bu sevimsizlikler, bu ömre bedel saçmalıklar onları da belki can evinden vuruyor ve küskün, asık suratlarıyla.. birbirlerine küfreder gibi tiksintiyle bakarak yol alıyorlardı dört nala… Şehrin tek güzelliği ara sıra bir serap gibi belirip kaybolan güzel ve bakımlı genç kadınlardı sanki… Onlar da sokakları, caddeleri, geniş ve bakımlı kaldırımları podyum gibi algılıyorlardı… Onlara da bakmak iğneli fıçıya girmek gibiydi… Sonra onlara yine hak veriyordum.. bütün ameleler, hapishane kaçkınları, yaşlı bunaklar, kapıcı kılıklı dolaşan berduşlar, sokak serserileri ve dilencileri, çiğ tipler ve abaza inşaat işçileri hep onların peşindeydi.. bir ısırık almak için türlü hokkabazlıklar yapıyorlar.. bu güzellik numunelerini çileden çıkararak kamusal alandan kaçırıyorlardı…






İlk yorum yapan siz olun