Dr. Füsun Uzunoğlu
Renkler, eskiden karanlık ve aydınlığın bir karışımı sanılıyordu. Işık yoğunsa parlak kırmızı, azsa mavi ve siyah renk oluşuyordu.
Renklerin hikayesi, Newton güneş ışığını bir prizma yardımıyla gökkuşağına dönüştürdüğünde başlar. 1672’de Sir Isaac Newton, ışığı dev bir prizmadan geçirerek, 7 metre uzaklıktaki bir duvar üzerinde gökkuşağının renklerine dönüştürene kadar, prizmalar yalnızca ışığı renklendiren oyuncaklar olarak görülüyordu. Newton bununla yetinmedi, renklerin dalga boylarını, tamamlayıcı ve zıt renkleri, günümüzde ressamların hala kullandığı renk çemberini titizlikle geliştirdi ve bu günkü renk bilgilerimizin çoğunun temellerini attı.
Renk algısı belki başka bir yazının konusu olabilir. Şimdilik objelerin kendilerinin rengi olmadığını, objeye gelen ışınların bir kısmının yansıdığını ve bu yansıyan ışınların gözümüzdeki farklı renk hücreleri tarafından çeşitli dalga boylarında algılandığını, beyne iletildiğini, orada da renk olarak çözümlendiğini söylemekle yetinelim.
Bugün farklı ve ilginç bir konudan söz etmek istiyorum:
Renkleri nasıl isimlendirdiğimiz mi önce geliyor, yoksa kaç renk gördüğümüz mü?
Bilim adamları, çeşitli kültürlerde renklere verilen isimleri incelemişler ve çoğu gelişmiş dilde renkleri ifade eden 11 ortak terim olduğunu bulmuşlar: Siyah, beyaz, kırmızı, yeşil, sarı, mavi, turuncu, pembe, gri, kahverengi, mor.
Kuzey Meksika’da Tarahumara kabilesi 5 temel renk adı kullanmakta ve mavi ile yeşil aynı kategoride. Ama bu iki rengi ayır edebiliyorlar.
İlkel kabilelere baktığımızda ise, Papua Yeni Gine’de Dani kabilesinde yalnızca iki renk adı olduğunu görüyoruz: mili (siyah, koyu, soğuk) ve mola (beyaz, açık, sıcak).
Renk algısı psikologlarca şöyle açıklanıyor:
Renklerin fizik oluşumuna bakıldığında, renkler gökkuşağı gibi devamlılık gösterir. Yani aralarında o denli yumuşak bir geçiş vardır ki, milyonlarca renk tonu oluşur. İnsan gözünün 10 milyon rengi ayır edebildiği biliniyor. Bir rengi gördüğümüzde rengin ara tonlarını hatırlamayız. Yalnızca aklımızda rengin adı kalır ve rengi bu isimle hatırlarız. Bilindiği gibi ara tondaki renklerde her zaman fikir uyuşmazlığı olabilmektedir. Örneğin “camgöbeği”.
İnsanlar yüz milyonlarca renk tonunun her birini ayrı ayrı isimlendiremeyeceği için, ana renklerle, birbirine yakın tonları tek renk gibi isimlendirirler ve öyle hatırlarlar. Nitekim örneğin “mor” hatırlanır fakat morun tonlarını hatırlamak daha zordur.
Renk algısı geçicidir. Hatırlamak için kullanılan, görüntü gittikten sonra kalan adıdır. Nitekim yeşil hatırlanır ama yeşilin tonlarını hatırlamak daha zordur.
Çeşitli kültürlerdeki topluluklara renk tonları üzerinde eğitimler verilerek deneyler yapıldı. Bu eğitimi alan kişiler, dillerinde olmasa da ara tonları anlıyor ve isimlerini hatırlayabiliyorlardı.
1969’da Prent Berlin ve Paul Kay’in ortaya attığı teoriye göre “Temel renk terimleri” ve bu terimler tüm dillerde aynıydı. Çocukluktan beri öğreniliyor ve o dili konuşan hemen herkes o renk üzerinde hemfikir oluyordu. Bu temel renk adlarının dışında ise anlaşmazlık başlıyordu.
Berlin ve Kay çok ayrıntılı bir teori geliştirdiler. Birçok kural oluşturdular. Buna göre tüm dillerde siyah ve beyaz için terim vardı. Dilde üç kelime varsa biri mutlaka “kırmızı”ydı.
Berlin ve Kay teorisinden çok önce, 19. Yüzyıl başlarında da renk kuramıyla ilgili sayısız fikir ortaya atılmaktaydı. 1858’de William Gladstone ve 1880’de Lazarus Geiger eski yazılı dillerde renklerin şu anda olduğu kadar net bir şekilde isimlendirilmediğini gördüler. Bunu, renk algısının biolojik gelişmesiyle birlikte dilin de yavaş yavaş geliştiği şeklinde açıkladılar.
Homer’in eserlerini inceleyen Gladstone, MÖ 8. yy’da ona atfedilen yazıtların renk adlandırmasından yoksun olduğunu söylüyordu (Homer ve Homer çağı üzerine çalışmalar). Ona göre Yunanlar belki de renkleri bugün gördüğümüz gibi görmüyorlardı.
Geiger, Gladstone’un fikirlerinden yola çıkarak diğer klasik çalışmaları inceledi ve insanların renklerin farkına varmalarının zamanla oluştuğunu ileri sürdü. Ona göre bu farkındalık renk tayfının kırmızı ucundan başlayarak gelişti.
Günümüzde, renk algısında bu renklere verdiğimiz isimlerin etkili olduğu ve diller geliştikçe renklere verilen adların da çeşitlendiği kabul ediliyor.
Mavi mi yeşil mi?
Birçok dilde, mavi ve yeşil aynı kelime ile adlandırılır. Örneğin Vietnam dilinde her iki renge de xanh denir. Ayırdetmek için gökyüzü xanh ve yaprak xanh diye tanımlanır… Çince, Korece, Japonca’da da her iki renk için aynı terim kullanılır. Çince’de siyah, mavi, yeşil için ayrı ayrı adlar olduğu halde, bu üç rengin ortak bir adı da vardır. Dil renkleri “öğrendikçe” her bir renk için ayrı isimler gelişecektir.
“Lacivert” deyimi Türkçe’den başka hiç bir dilde yoktur ve temel renk sayısı 12’dir. Bu da öneki çalışmalarda Türkçe konuşan olmamasıyla açıklanabilir. Lacivert diğer dillerde de gelişim sürecinde çıkacaktır. (Farsça’da Lacivert taşı denilen “lapis Lazuli” kültürümüzde sıkça kullanılan bir taştır)
Demek ki dünyayı yalnız gözlerimiz ve beynimizle değil, konuştuğumuz dille de algılıyoruz ve farklı kültürlerin renkleri de farklı.
Herkese renkli günler dilerim.
Dr. Füsun Uzunoğlu






İlk yorum yapan siz olun