İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kandilli Türbe

Dr. Tuncay Gezgin

Bir öğle üzeri Edirnekapı’ya doğru sur dibindeki caddenin kenarından yürüyorum. Sağımda Sulukule’nin şık ve sahte yeni yapıları, birtakım dernekler, şirketler…  İki burç arasında bir ağız gibi açık tarihi kapıya rastlayınca attım kendimi dışarı.

Sur dışı yeşil,  geniş bir saha,  yoncalar, çimenler…Fetih ordusunun bir neferi duygusuyla Sulukulekapı’daki kabartma haça ve onun iki yanına kazınmış, konsül Pusaeus’un yaptırdığı tamiratla kendini övdüğü, Latince kitabeye baktım bir müddet. Söylenceye göre Ulubatlı Hasan buradaki surun tepesine dikmişti sancağı.

Çukurluk bir yerde tek kemerli bir köprü uzanıyordu, sur önündeki hendeği aşmak için, şimdi olmayan hendeği. Yıkık sur duvarlarının arasında bitmiş otlar, yetişmiş ağaçlarla birlikte bu köprü pek hoş bir manzara oluşturuyordu. Artık buradan devam…

Edirnekapı etrafı tenekelerle çevriliydi. Çamurlu bir patikada, taşlara bakıp Bizans’ın hazinelerini arayan,  iki batılı turist geziniyordu. Yapacak bir şey yok, birkaç basamaklı merdivenden yol kenarına indim. Suru delen geniş caddeden girdim içeriye. 

Yine kapıyı buldum. Eğer buradan girebilseydim, solumda Aya Yorgi kilisesi, sağımda Mihrimah camii olacaktı.  

Mihrimah camii heybetli ve zarif.  Mimar Sinan’ın Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan için yaptığı bu cami İstanbul’un en yüksek noktasında bulunuyor. Böyleyken fevkani oluşuyla bir kez daha yükseliyor. Bu yükseliş caminin surların arkasında kaybolmasına mani oluyor ve çok uzaklardan görülmesini sağlayarak şehrin kimliğinin nişanesi kılıyor onu. Mihrimah’ın önü otopark. Kapısında bir kalabalık…

Yerli turistler küçük bir grup halinde geziyorlardı camiyi. Orta yaşı biraz geçmiş kadınlı erkekli bir grup. Merkezinde konik çatılı, pek güzel bir şadırvanın olduğu avluda biraz oyalandım. Şadırvanın çevresinde onunla bir uyum arayışı içinde çeşitli bitkiler yer alıyordu. Mihrimah’ın avlusu bu haliyle bir bahçe görünümündeydi. Kemerler ardındaki medrese hücrelerinin bazısı işlekti. Bir kenarda da Gülzar Baba. 

Şimdi hedef Eğrikapı. Yalnız yol üzerindeki Kariye’ye uğramayacağım. Ona ve çevresindeki Şark köşesine uzaktan bakacağım. 

Küçük bir meydan, bu meydanın bir ucunda eski bir ev, zikzak yapan bir sokak. Bu sokağın devamı dik yokuşta yan yana iki türbe; Hz. Şube ve Avcıbaşı Mehmed Bey.  Az ötede Avcıbey mescidi. Yokuşun sonunda Eğrikapı. Kapının karşısında bir çeşme. İlerde yol çatallanıyor, sokaklar sokaklara karışıyor. 

O tarafa gitmiyorum. Panayia Suda kilisesi yanından aşağı iniyorum. Surların gölgesinde ayrık, köhne tek katlı evler. Önüm sıra bir ihtiyar, bastonuna dayanarak ağır adımlarla yürüyor.  Elinde ekmek dolu bir torba, aşağıda bir kapıyı çalıyor; “ öldün mü be” diyor. Karanlık içinde buruşuk bir el açıyor kapıyı. 

Kandilli türbe sokağı. Sahabeden Abdullah el Hudri’nin türbesi burada. Kandilli türbe adı, bir an gözümün önüne çocukluk zamanımdan bir hayal getirdi;  İnadiye Baba’nın mumluklarında yanan mumlar ve bu mumların önünde derin gölgeli sararmış yüzleriyle dua eden kadınlar. Türbenin etrafı çöplük içinde fakat içi çok temiz ve bakımlıydı. İç duvarlar beyaza boyanmış, lekesiz. Her tarafta saksılar içinde çiçekler, mezarın üstü sardunyalarla kaplı.  

Yol burada bitti. Sağ tarafta evlerin arasından kıvrılarak yükselen ve muhtemeldir ki, tepedeki Kazasker İvaz Efendi camiine çıkan yola girmedim. Sur dibinden uzaklaşmak istemedim.

Eğrikapının türbesi bol. Kapının iç tarafında Kesikbaş Derviş Molla Mehmed türbesi. Hemen dışında, çiçeklerle bezeli ve kapısı üstünde altın parıltılar saçan Yesarizade hattıyla yazılmış kitabesiyle, Sultan İkinci Mahmud tuğralı,  sahabeden Hz. Haceti Hafir türbesi. 

Mezarlık duvarında bir kedi uzanmış şekerleme yapıyordu. Sur kenarından aşağı inen Arnavut kaldırımı yolda yaşlı bir kadın yürüyordu. Acaba nereye gidiyordu? Yolun sonu otoban, köprü,  tepeleri dolduran apartmanlar, beton beton…onların üstünde gökdelenler. 

Savaklar çeşmesi önünden yukarı çıkmaya başladım. Çeşmenin arkasına, yüksek otlar arasına bir at bırakılmıştı. Kapalı demir kapının ağzında bir karga ölmüştü. Vızır vızır araçların geçtiği yoldan kesif bir zift kokusu yayılıyordu.

Güneş düşmüştü yere, asfaltta patlamıştı. Masmavi,  parlak gökyüzünün altında, ta Marmara’ya kadar koyu, kırık bir çizgi halinde uzanıyordu surlar.

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin