Ümit Gezgin
Kurbağalıdere’den Kadıköy’e ulaşmayı düşünüyordum resim çize çize.. ama ilk önce kıyıda, Kalamış Parkı önündeki, sahildeki kafede oturdum ve hem kafe kalabalığını ve hem de körfezi, genişletilen marinayı görecek şekilde bir resim çizdim.. çizdiğim resmi sonra boyayacaktım…

Sonra kalktım tabi ve yürüyerek Kurbağalıdere’ye ulaştım.. dere her taraftan kapatılmış ve yarım yamalak tekne dolmuştu.. her cins ve model tekne dolmuş, hatta bazı balıkçı tekneleri inşa edilir, tamir edilir olmuş, insanlardan soyutlanmış, mendirek tekne tamir atölyesine dönmüştü.. oysa burası tel örgüyle kapatılmadan önce ben de oraya gider ve resimler çizerdim…

Köprünün üzerine çıktığımda dereyi yeşil gördüm.. ayrıca köşklerin önünde de büyük ağaçlar vardı.. köknar, selvi ve ıhlamur ağaçları.. yeni dikilmiş bitkiler, çiçekler ve güller de vardı.. sulama sistemi de yapılmıştı.. orada, arada bulunan kafe neden kapalıydı.. yeni yapılan, restore edilen köşkler de vardı ve bazılarında insanlar yaşıyor, bazıları da satılığa çıkarılmıştı…

Gerek köprü, gerekse de yürüme yollarında insanlar vardı yürüyor ve koşuyorlardı.. köprüde durmuş bakıyordum oraya buraya.. sonra da bol bol sonra resmini yaparım düşüncesiyle fotoğraf çekiyordum.. tekneler ölü balıklar gibi duruyordu iskeleye bağlı.. uzaklarda Fenerbahçe burnu görünüyor, yine yatların direkleri de hafif dalgalarla sallanıyordu…

Ordan yürüyerek Boğa heykelinin bulunduğu yere çıktım.. boğa heykeli buluşma yeri gibi olmuştu.. herkes sanki oradaydı.. bakıyordum fotoğraf çekilenler, konuşanlar, gülüşenler..arkadaşlarını bekleyenler vardı.. bir iki fotoğraf çekerek ilerledim.. sonra döndüm diğer tarafın da fotoğrafını çekeyim, diye düşündüm…

Simitçiye baktım.. parlaktı gökyüzü ve maviydi.. güneş de yakmaya başlamıştı.. çıplak gözle güneşe bakmak imkansızdı.. milyonlarca kilometre uzakta olsa bile yakıyordu güneş…

Kadıköy çarşı içine doğru indim.. kalabalıktı çarşı içi, girilemeyecek kadar kalabalık.. ben de Kahve Dünyası’na girdim ve duble bir Türk kahvesi söyledim sade olarak.. oturdum ve çektiğim fotoğraflara bakarak da resimler çizmeye başladım.. sonra yanımda taşıdığım kitaplardan bazılarını karıştırdım, şurdan burdan da okumaya başladım.. hem okudum, hem çizdim, hem de telefondan fotoğraflara ve Kadıköy videolarına baktım…

Sahile doğru ilerlerken de yine tarihi binaların, ara sokakların fotoğraflarını çekerek ilerliyordum.. insanlar ağır adımlarla bir yerlere gidiyorlardı.. kafelere giden gençler vardı.. ben de kırtasiyeye giderek çizgisiz, telli defter almak istiyordum, çünkü bitiyordu bendeki defter.. ayrıca da koli kalemi almak istiyordum…

Nostaljik tramvayı gördüm.. o da yeşilliklere uymuştu.. içinde daha çok yaşlılar vardı ve Moda’ya doğru, Bahariye Caddesi’ni dolaşarak ve Süreyya Paşa Opera binasının önünden geçerek gidiyordu.. durağa doğru geliyordu benim gördüğümde…

Tarihi iskelenin oraya çıktım.. vapurlar geliyor gidiyordu.. bazı adalara giden vapurlar da vardı ve ben de vapura bineyim, adaya gideyim, diyordum ama.. o kadar kalabalıktı ki vapur, vazgeçtim.. otobüse bineyim de Bostancı’ya gideyim, dedim içimden.. oradan da motorlarla adalara, özellikle Heybeliada’ya gideyim, diye de düşünüyordum…






İlk yorum yapan siz olun